|
Zamanın
İzafi Bir Kavram Olduğu Kuran'da Bildirilmiştir
Önceki sayfalarda
da belirtildiği gibi, zamanın mutlak bir gerçek değil, izafi bir
algı olduğu modern bilimin bulguları ile kesinlik kazanmıştır. Bilimin
20. yüzyılda keşfettiği bu gerçeğin, Kuran'da 1400 sene önce bildirilmiş
olması ise çok büyük bir mucizedir.
Örneğin Allah, birçok ayetinde dünya hayatının
çok kısa olduğunu vurgulamaktadır. Bir insanın ortalama 60 yıllık
ömrünün, ayetlerde "günün bir saati" kadar kısa olduğu
belirtilmektedir:
Sizi çağıracağı
gün, O'na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı
sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)
Gündüzün
bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları birarada
toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar… (Yunus Suresi,
45)
Bazı ayetlerde ise,
zamanın insanların sandıklarından çok daha kısa olduğu şöyle bildirilir:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak
yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya
da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki:
"Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz."
(Mü'minun Suresi, 112-114)
Kuran'da başka
ayetlerde ise, farklı boyutlarda zamanın daha farklı bir hızla aktığı
haber verilmektedir. Örneğin Allah'ın katındaki bir günün insanların
bin yılına eşit olduğu belirtilmektedir. (Hac Suresi, 47) Bu konu
ile ilgili diğer ayetler şöyledir:
Melekler ve
Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.
(Mearic Suresi, 4)
Gökten yere her işi O evirip düzene
koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir
günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)
Kuran'ın daha pek çok
ayetinde kullanılan üslup zamanın bir algı olduğunu açıkca ortaya
koymaktadır. Örneğin Allah Kuran'da bahsedilen mümin bir topluluk
olan Kehf ehlini 300 yılı aşkın bir süre derin bir uyku halinde
tutmuştur. Daha sonra uyandırdığında ise bu kişiler, zaman olarak
çok az bir süre kaldıklarını düşünmüşler, ne kadar uzun uyuduklarını
tahmin edememişlerdir:
Böylelikle mağarada
yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).
Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini
belirtmek için onları uyandırdık. (Kehf Suresi, 11-12)
Böylece, aralarında
bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden
bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir
gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler
ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir..."
(Kehf Suresi, 19)
Aşağıdaki ayette anlatılan
durum da zamanın aslında psikolojik bir algı olduğunun önemli bir
delilidir:
Ya da
altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin
mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?"
Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti.
(Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir
gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır,
yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış;
eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi
kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz,
sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık
belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah,
herşeye güç yetirendir." (Bakara Suresi, 259)
Görüldüğü gibi
bu ayetler zamanın izafi olduğunu, mutlak olmadığını açıkça bildirmektedir.
Yani zaman, algıya ve algılayana göre değişmektedir; algılayan dışında
kendi başına bir varlığı olan sabit bir varlık değildir.
Zamanın
İzafiyeti, Kader Gerçeğini de Açıklamaktadır
Zamanın izafiyeti
ile ilgili açıklamalardan ve ayetlerden görüldüğü gibi, zaman algıya
değişkenlik gösteren, sabit olmayan bir kavramdır. Örneğin bizim
için milyarlarca yıl süren bir zaman dilimi, Allah katında bir andır.
Bizim için 50 bin yıllık bir süre melekler ve Cebrail için bir gündür.
Bu gerçeğin bilinmesi, kader konusunun
kavranması için çok önemlidir. Çünkü kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek
tüm olayları "tek bir an" içinde yaratmış olmasıdır. Bu
da, Allah katında evrenin yaratılış anından kıyamete kadar olan
her olayın yaşanmış ve bitmiş olması demektir. İnsanların önemli
bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini,
Allah katında geçmiş ve gelecek tüm olayların nasıl yaşanıp bittiğini
ve kaderin gerçekliğini bir türlü kavrayamazlar. Oysa "yaşanmamış
olaylar" bizim açımızdan yaşanmamış olaylardır. Çünkü biz Allah'ın
yarattığı zamana bağlı olarak yaşamımızı sürdürürüz ve hafızamıza
verilen bilgiler olmadan hiçbir şey bilemeyiz. Allah, dünyadaki
imtihan ortamı gereği "gelecek" olarak isimlendirdiğimiz
olayları hafızamıza vermediği için, gelecekte ne olacağını da bilemeyiz.
Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir, zaten bunların tümünü
yoktan yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek
ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. Allah bir olayın
sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu da O'nun
katında tek bir anda yaşanır. Örneğin Firavun'un nasıl bir sona
uğradığını Allah daha Hz. Musa'yı Firavun'a göndermeden. Hz. Musa
daha doğmadan, hatta Mısır devleti daha kurulmadan önce bilir ve
tüm bu olayar Firavun'un sonu ile birlikte Allah katında tek bir
an olarak yaşanmıştır. Ayrıca Allah için geçmişi hatırlama diye
bir şey de yoktur. Geçmiş ve gelecek hazır olarak Allah'ın daima
karşısındadır., hepsi aynı anda mevcuttur.
Bir insan tüm hayatını bir film şeridi
olarak düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz
ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise, bu film
şeridinin tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten bu filmi tüm
detaylarıyla tespit etmiş ve yaratmış olan O'dur. Biz nasıl bir
cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah
bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak
sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları
yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu,
dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir.
Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün
insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah'ın
katında hazır ve yaşanmış olarak bulunmaktadır. Allah'ın sonsuz
"hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte tüm canlıların,
gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların kaderinde yazılı olaylar da
hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır. Kader gerçeği, Allah'ın
Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin
ve büyüklüğünün tecellilerinden biridir.
"Geçmiş"
Kavramı Hafızamızdaki Bilgilerden
Dolayı Oluşur
Biz, bize verilen
telkinden dolayı, geçmiş, şu an ve gelecek gibi bölümlere ayrılmış
zaman dilimlerini yaşadığımızı zannederiz. Oysa, "geçmiş"
gibi bir kavrama sahip olmamızın tek nedeni, -daha önce de belirttiğimiz
gibi- hafızamıza bazı olayların verilmesidir. Örneğin, ilkokula
kaydolduğumuz an hafızamızda bulunan bir bilgidir ve biz bu nedenle
bunu geçmiş bir olay olarak algılarız. Gelecekle ilgili olaylar
ise hafızamızda bulunmaz. Bu nedenle biz henüz haberdar olmadığımız
bu olayları "yaşanacak", "gelecekte meydana gelecek"
olaylar olarak kabul ederiz. Oysa geçmiş nasıl bizim için yaşanmış,
tecrübe edilmiş, görülmüş olaylar ise, gelecek de aynı şekilde yaşanmıştır.
Ancak bu olaylar bizim hafızamıza verilmediği için biz bunları bilemeyiz.
Eğer Allah, gelecekle
ilgili olayları da hafızamıza vermiş olsaydı, o zaman gelecek de
bizim için geçmiş olurdu. Örneğin, 30 yaşındaki bir insanın hafızasında
30 yıllık hatıralar, olaylar bulunur ve bu nedenle bu insan 30 yıllık
bir geçmişi olduğunu düşünür. Eğer bu insanın hafızasına 30 ile
70 yaş arasındaki geleceğine dair olaylar da verilecek olsa, o zaman
30 yaşındaki bu insan için hem 30 yılı hem de 30 ile 70 yaşı arasındaki
"geleceği" geçmişi haline gelir. Çünkü, bu durumda geçmişi
de geleceği de hafızasında mevcut bulunacak, her ikisi de onun için
yaşanmış, görülmüş, tecrübe edilmiş olaylar olacaktır.
Ancak Allah, bize olayları
belli bir sıra içinde, küçükten büyüğe doğru akacak şekilde, sanki
geçmişten geleceğe akan bir zaman varmış gibi algılattığı için,
bize geleceğimizle ilgili olayları bildirmez, bunların bilgisini
hafızamıza vermez. Gelecek bizim hafızamızda yoktur, ancak Allah'ın
sonsuz hıfzında, tüm insanların geçmişleri ve gelecekleri bulunmaktadır.
Bu, daha önce de belirtildiği gibi, bir insanın hayatını, zaten
mevcut olan bir filmden izlemesi gibidir. Film, zaten çekilmiş ve
bitmiştir. Ancak, bu filmi ileri sarma imkanı bulunmayan insan,
kareleri teker teker seyrettikçe hayatını görür. Henüz seyretmediği
karelerin ise geleceği olduğunu zannederek yanılır.
Geçmiş
ve Gelecek Gayb Haberidir
Allah Kuran'ın
birçok ayetinde gaybı, yani görünmeyeni, bilinmeyeni, şahit olunmayanı
bilenin yalnızca Kendisi olduğunu bildirmektedir:
De ki:
"Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşahede edilebileni
bilen Allah'ım. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında
sen hüküm vereceksin." (Zümer Suresi, 46)
De ki: "Elbette
sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır.
Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cum'a Suresi,
8)
(Allah:)
"Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver" dedi.
O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: "Size
demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli
tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim." (Bakara
Suresi, 33)
Genelde gaybın
sadece geleceğe ait bilinmeyen bilgiler olduğu düşünülür, oysa hem
geçmiş hem de gelecek gaybtır. Geçmişte yaşananlar da gelecekte
yaşanacak olanlar da Allah katında saklı bulunan bilgilerdir. Ancak
Allah, Kendi katında bulunan gayb bilgilerinden bazılarını insanların
hafızalarına vererek, bunları bilinir, yani müşahede edilir hale
getirmektedir. Örneğin Allah bazı ayetlerinde geçmişe yönelik bilgiler
vererek, Peygamberimize bunların gayb haberleri olduğunu söylemiştir:
Bunlar: Sana
vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan
önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva
sahiplerinindir. (Hud Suresi, 49)
Bu, sana (ey
Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un
kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca
karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102)
Allah Peygamberimize henüz
yaşanmamış bazı olaylardan da haberler vermiştir ki, bunlar geleceğe
dair gayb haberleridir. Örneğin Mekke'nin fethi (Fetih Suresi, 27)
ve Rum'un putperestlere karşı galibiyeti (Rum Suresi, 3-4), bu olaylar
henüz yaşanmadan önce Peygamberimize bildirilmiştir. Peygamberimizin
kıyamet alametleri, ahir zaman gibi konulardaki hadisleri de, o
dönem tüm insanlar için gayb olan bu bilgileri, Allah'ın kendisine
öğrettiğini göstermektedir. Kuran'da peygamberlere ve diğer bazı
salih müminlere de gaybtan haberler verildiği açıklanmaktadır. Örneğin
Hz. Yusuf'a kardeşlerinin tuzaklarının boşa çıkacağı haber verilmiş
(Yusuf Suresi, 15), Hz. Musa'nın annesine, bebek yaştaki oğlunun
Firavun zulmünden kurtulacağı ve peygamber olacağı vahiyle açıklanmıştır.
(Kasas Suresi, 7)
Sonuç olarak, bizim geçmiş ve gelecek olarak
isimlendirdiğimiz olay ve bilgilerin tamamı, Allah katında saklı
duran gayb haberleridir. Allah dilediği zaman dilediği kişinin hafızasına
bu haberlerden bazılarını vererek, gaybın bir kısmını bilinir hale
getirmektedir. İşte müşahade edilebilir yani görülebilir, şahit
olunmuş hale gelen bu olaylar, insanlar tarafından geçmiş olarak
nitelendirilir.
İnsan nasıl geçmişini değiştiremezse,
geleceğini de değiştiremez. Bu olaylar karşısında gerilime
düşenler, sinirlenenler kadere teslim olmamanın sonuç getirmeyen
sıkıntı ve zorluğunu yaşarlar
|
Kadere Teslimiyetin
Önemi
Geçmiş ve geleceğin gerçekte Allah katında yaratılmış
ve yaşanmış olarak saklı ve hazır olaylar olmaları bize çok önemli
bir gerçeği gösterir: Her insan kayıtsız ve şartsız kaderine teslim
olmuştur. İnsan nasıl geçmişini değiştiremezse, geleceğini de değiştiremez.
Çünkü geçmişi gibi geleceği de yaşanmıştır; geleceğindeki tüm olaylar,
ne zaman, nerede, ne yemek yiyeceği, kiminle ne konuşacağı, ne kadar
para kazanacağı, hangi hastalıklara yakalanacağı, nihayetinde ne
zaman, nasıl, nerede öleceği hepsi bellidir ve bunları değiştiremez.
Çünkü bunlar zaten Allah katında, Allah'ın hafızasında yaşanmış
olarak bulunmaktadır. Sadece bunların bilgisi henüz kendi hafızasında
değildir.
ALLAH BİZİM GEÇMİŞİMİZİ VE GELECEĞİMİZİ
TEK BİR AN OLARAK BİLİR VE GÖRÜR
 Bu
resimdeki insanlar arabayı görmedikleri gibi arabadakiler
de yoldaki bu insanları görmemektedirler. Her ikisi de birbirinden
"şu an" için habersizdir. Ancak bu resme uzaktan,
farklı bir yerden bakan bir insan, her iki tarafı da kolaylıkla
ve tüm detaylarıyla görebilmektedir. İnsanın hayatı için
de aynı durum söz konusudur. Bizim için geçmiş ve gelecek
vardır ve biz zamana bağlı olduğumuz için geleceğimizi ancak
zaman geçince görebiliriz. Ancak Allah zamandan ve mekandan
münezzeh olduğu için geçmişimizi, geleceğimizi ve içinde
bulunduğumuz anı, tek bir anda, tüm canlılığı ve netliği
ile görmektedir. Örneğin, bir an sonra yoldaki insanları
gören şoförün ani bir frenle duruşu da Allah katında önceden
bilinmekte ve görülmektedir.
|
Dolayısıyla başlarına
gelen olaylara üzülen, sinirlenen, bağırıp çağıranlar, geleceği
için kaygılananlar, hırslananlar aslında kendilerini boş yere üzmektedirler.
Çünkü, nasıl olacağından kaygı ve korku duydukları gelecekleri,
zaten yaşanmıştır. Ve ne yaparlarsa yapsınlar bunları değiştirme
imkanları bulunmamaktadır.
Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta, yanlış
bir kader anlayışından kaçınmak gerektiğidir. Bazı insanlar, "nasıl
olsa kaderimde ne varsa o olacak, o zaman benim hiçbir şey yapmama
gerek yok" diyerek çarpık bir kader anlayışı geliştirirler. Her
yaşadığımızın kaderimizde belli olduğu bir gerçektir. Biz daha o
olayı yaşamadan önce o olay Allah katında yaşanmıştır ve bilgisi
de tüm detayları ile Allah katındaki Levh-i Mahfuz isimli kitapta
yazılıdır. Ancak, Allah her insana sanki olayları değiştirmeye,
kendi karar ve seçimine göre hareket etmeye imkanı varmış gibi bir
his verir.
Örneğin insan, su içmek istediğinde bunun için "kaderimde
varsa içerim" diyerek oturup beklemez. Bunun için kalkar, bardağı
alır ve suyunu içer. Gerçekten de kaderinde tespit edilmiş bardakta,
tespit edilmiş miktarda suyu içer. Ancak, bunları yaparken kendi
iradesi ve isteği ile yaptığına dair bir his duyar. Ve hayatı boyunca
bu hissi her yaptığı işte yaşar. Allah'a ve Allah'ın yarattığı kaderine
teslim olmuş bir insan ile bu gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki
fark şudur: Teslimiyetli olan insan, kendi yaptığı hissini yaşamasına
rağmen, bunların tümünü Allah'ın dilemesi ile yaptığını bilir. Diğeri
ise, her yaptığını kendi aklı ve gücü ile yaptığını zannederek yanılır.
Örneğin, bir hastalığı olduğunu öğrenen
teslimiyetli bir insan, bunun kaderinde olduğunu bildiği için son
derece tevekküllü davranır. "Allah bunu kaderimde yarattığına
göre, mutlaka büyük bir hayır vardır" diye düşünür. Ama "nasılsa
kaderimde iyileşmek varsa iyileşirim" diyerek tedbir almadan
beklemez. Aksine, olabilecek tüm tedbirleri alır
Doktora gider, beslenmesine dikkat eder, ilaçlarını
alır. Ancak gittiği doktorun, doktorun uyguladığı tedavinin, aldığı
ilaçların, bunların kendi üzerinde ne kadar etkili olacağının, iyileşip
iyileşmeyeceğinin, kısacası her detayın kaderinde olduğunu unutmaz.
Bunların hepsinin, Allah'ın hafızasında, daha kendisi dünyaya gelmeden
önce hazır olarak bulunduğunu bilir. Allah, Kuran'da, insanların
yaşadıkları herşeyin önceden bir kitapta yazılı olarak bulunduğunu
şöyle bildirir:
Yeryüzünde
olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet
yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın.
Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana
karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla
sevinip şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.
(Hadid Suresi, 22-23)
İşte bu yüzden, kadere
iman eden bir insan, başına gelen hiçbir olaydan dolayı üzülmez,
ümitsizliğe kapılmaz. Aksine son derece tevekküllü, teslimiyetli
ve daima huzurlu olur. Çünkü Allah insanların başlarına gelen herşeyin
önceden belli olduğunu, bu nedenle başlarına gelen zorluklara üzülmemelerini
ve kendilerine verilen nimetlerle şımarmamalarını emretmiştir. İnsanın
karşılaştığı zorluklar da, elde ettiği başarı ve zenginlikler de
Allah'ın takdiri iledir. Bunların hepsi Rabbimizin insanları denemek
için kaderlerinde önceden belirlediği olaylardır. Bir ayette bildirildiği
gibi, "... Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir".
(Ahzab Suresi, 38)
Allah bir başka ayetinde ise "Hiç
şüphesiz, biz herşeyi kader ile yarattık." (Kamer Suresi, 49)
diye bildirmektedir. Sadece insanların değil, tüm canlıların, eşyanın,
Güneş'in, Ay'ın, dağların, ağaçların, her varlığın Allah katında
belirlenmiş bir kaderi vardır. Örneğin kırılan bir antika vazo,
kaderinde tespit edilen anda kırılmıştır. Birkaç yüzyıllık bu vazo,
daha ilk imal edilirken, kimlerin kullanacağı, hangi evin hangi
köşesinde, hangi eşyalarla birlikte duracağı belli olarak üretilir.
Vazonun her deseni, üzerindeki her renk kaderde önceden tespit edilmiştir.
Vazonun hangi gün, hangi saat, hangi dakika, kim tarafından nasıl
kırılacağı da Allah'ın hıfzında yaşanmış olarak durmaktadır. Hatta,
vazonun ilk imal edildiği an, ilk kez satılmak üzere vitrine konduğu
an, bir evin köşesinde durduğu an ve kırılarak parça parça olduğu
an, kısacası antika vazonun yüzyıllarca içinde bulunduğu her an,
Allah katında tek bir an olarak mevcuttur. Vazoyu kıran kişi, birkaç
saniye önce bile bundan habersizken, Allah katında o an yaşanmıştır
ve bilinmektedir. Bu nedenle Allah, insanlara ellerinden çıkanlara
üzülmemelerini bildirir. Çünkü, ellerinden çıkanlar kaderlerinde
çıkmıştır ve o insanların bunu değiştirmeye güçleri yoktur. Ancak
insanlar kaderlerinde meydana gelen olaylardan bir ders almalı,
bunlarla eğitilmeli, bu olaylardaki hikmet ve hayırları görerek,
daima, kaderlerini yaratan sonsuz merhametli, şefkatli, adaletli,
kullarını esirgeyen ve koruyan Rabbimize yönelmelidirler.
Bu önemli gerçekten gafil yaşayan
insanlar, hayatları boyunca hep endişe ve korku içinde olurlar.
Örneğin çocuklarının geleceği için çok endişelenirler. Hangi okulda
okuyacağı, nasıl bir meslek sahibi olacağı, sağlığının nasıl olacağı,
nasıl bir hayat süreceği gibi konularda tevekkülsüz bir gayret içindedirler.
Oysa, her insanın, daha tek bir hücre olduğu halinden ilk okuma
yazma öğrendiği ana, üniversite sınavında verdiği cevaplardan hayatı
boyunca hangi şirkette ne iş yapacağına, hangi kağıtlara kaç kez
imza atacağına, nerede ve nasıl öleceğine kadar her anı Allah katında
bellidir. Bu olayların tümü, Allah'ın hıfzında saklı olarak durmaktadır.
Örneğin şu anda, bu insanın cenin hali, ilkokuldaki hali, üniversitedeki
hali, 35. yaş gününü kutladığı anı, işine başladığı ilk günü, öldüğünde
melekleri gördüğü an, yakınları tarafından defnedildiği ve ahirette
Allah'a hesap verdiği anlar, tek bir an olarak Allah'ın katında
bulunmaktadır.
Her varlık bir kader ile yaratılır.
Bir vazonun daha imal edilmeden önce, kim tarafından hangi
modelde imal edileceği, kim tarafından nereden satın alınıp,
hangi evin hangi köşesine yerleştirileceği ve hangi gün hangi
anda nasıl düşüp kırılacağı Allah katında bellidir.
|
O halde, her anı Allah'ın
katında yaşanmış, görülmüş ve halen Allah'ın hafızasında hazır bulunan
bir hayat için endişelenmek, korku duymak, üzülmek büyük bir gaflettir.
Ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar kaygılanırsa kaygılansın
bir insanın kendisi de, çocuğu da, eşi ve yakınları da kendileri
için Allah katında hazır bulunan hayatlarını yaşayacaklardır.
Öyle ise, akıl ve vicdan sahibi bir
insanın bu gerçeği kavrayarak, Allah'a ve Allah'ın yarattığı kadere
gönülden teslim olması gerekir. Aslında her insan zaten Allah'a
teslim olmuş ve boyun eğmiş olarak yaratılmıştır. Çünkü, istese
de istemese de Allah'ın kendisi için yarattığı kadere boyun eğerek
yaşar. Kaderi inkar eden insan da kaderinde "kaderi inkar etmek"
olduğu için inkarcıdır.
Allah'a gönülden teslim olarak
boyun eğenler ise, hem Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini
kazanmayı umabilirler, hem de dünyada ve ahirette, güven ve mutluluk
içinde bir huzurlu yaşam sürerler. Çünkü, Allah'a teslim olan, Allah'ın
yarattığı kaderin kendisi için en hayırlısı olduğunu bilen bir insanı
üzecek, korkutacak, endişelendirecek hiçbir şey yoktur. Bu insan,
elinden gelen her çabayı gösterir, ancak bu çabanın da kaderinde
olduğunu, ne yaparsa yapsın kaderinde yazılı olanları değiştirmeye
güç yetiremeyeceğini bilir.
Bir araba daha imal edilmeden önce,
hangi renkte olacağı, kim tarafından satın
alınacağı, hatta hangi hurdalıkta, nasıl bir
halde olacağı kaderinde bellidir.
|
Mümin, Allah'ın yarattığı
kadere teslim olacak, bununla birlikte karşılaştığı olaylar karşısında
elinden geldiğince sebeplere sarılacak, tedbir alacak, olayları
hayır yönünde yönlendirmek için çalışacak, ama tüm bunların kader
içinde gerçekleştiği ve Allah'ın en hayırlısını önceden takdir ettiğinin
bilinci ve rahatlığı içinde olacaktır. Kuran'da bu tavra örnek olarak
Hz. Yakub'un çocuklarının güvenliği için almış olduğu bir tedbirden
söz edilir. Hz. Yakup, kötü niyetli insanların dikkatini çekmemeleri
için oğullarına şehre ayrı ayrı kapılardan girmeyi öğetlemiş, ama
bunun Allah'ın belirlemiş olduğu kaderi asla etkilemeyeceğini de
onlara hatırlatmıştır:
Ve dedi ki:
"Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan
girin. Ben size Allah'tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm
yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler
de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." (Yusuf Suresi, 67)
Allah, insanların
ne yaparlarsa yapsınlar kaderlerini değiştiremeyeceklerini bir ayetinde
şöyle bildirir:
Sonra kederin
ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama
ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine
düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak:
"Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz
işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde
gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz
burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız
da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere
gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı
arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i
İmran Suresi, 154)
Ayette de görüldüğü
gibi, bir insan ölmemek için hayır ve ibadet olan bir işten kaçsa
bile, eğer kendine ölüm yazılmışsa zaten ölecektir. Hatta, ölümden
kaçmak için başvurduğu yollar ve yöntemler de kaderinde bellidir
ve her insan kaderindeki olayı yaşayacaktır. Allah, bu ayette de,
insanlara kaderlerinde yarattığı olayların amacının onları denemek
ve onların kalplerini temizlemek olduğunu belirtmektedir. Fatır
Suresi'nde ise, her insanın ömrünün Allah katında belli olduğu,
rahimlere düşen bebeklerin de Allah'ın izniyle olduğu bildirilir:
Allah
sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift
çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve
doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması
da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre
kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
Kamer Suresi'nin aşağıdaki
ayetlerinde ise, insanın her yaptığının satır satır yazılı olduğu
bildirilirken, cennet halkının yaşadıkları da yaşanmış olaylar olarak
anlatılmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, cennetteki gerçek
hayat bizim için gelecektir. Ancak, cennette olanların yaşantıları,
sohbetleri, ziyafetleri şu anda Allah'ın hıfzında bulunmaktadır.
Biz doğmadan önce de tüm insanlığın dünyadaki ve ahiretteki geleceği
Allah katında bir an içinde yaşanmıştır ve Allah'ın hıfzında muhafaza
edilmektedir:
Onların
işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey
satır satır (yazılı)dır. Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve
nehir çevresin)dedirler.Çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın
yanında doğruluk makamındadırlar. (Kamer Suresi, 52-55)
Allah katında zamanın
tek bir an olduğunu, Allah için geçmiş ve gelecek olmadığını Kuran'da
kullanılan bu üsluptan da anlarız. Görüldüğü gibi bizim için gelecek
zamanda olacak bazı olaylar, Kuran'da çoktan olup bitmiş bir olay
gibi anlatılmaktadır. Çünkü Allah geçmişi de geleceği de, bir an
olarak zaten yaratmıştır. Bu nedenle gelecekte olacağı anlatılan
bir olay zaten olup bitmiştir. Ama biz görmediğimiz için onu gelecek
zannederiz. Örneğin, ahirette insanların Allah'a verecekleri hesabın
belirtildiği ayetler, bunu çoktan olup bitmiş bir olay gibi anlatmaktadır:
Sur'a
üfürüldü; böylece Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde
olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık
onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbi'nin nuruyla
parıldadı; kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi
ve aralarında hak ile hüküm verildi... İnkar edenler, cehenneme
bölük bölük sevk edildiler... Korkup- sakınanlar da, cennete
bölük bölük sevk edildiler. (Zümer Suresi, 68-73)
Bu konudaki
diğer örnekler ise şöyledir:
(Artık)
Her bir nefis yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. (Kaf
Suresi, 21)
Gök yarılıp-çatlamıştır;
artık o gün, 'sarkmış-za'fa uğramıştır.' (Hakka Suresi, 16)
Ve sabretmeleri
dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde
yaslanıp-dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu
bir soğuk görürler. (İnsan Suresi, 12-13)
Görebilenler
için cehennem de sergilenmiştir. (Naz'iat Suresi, 36)
Artık bugün,
iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. (Mutaffifin Suresi, 34)
Suçlu-günahkarlar
ateşi görmüşlerdir, artık içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır;
ancak ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır. (Kehf Suresi, 53)
Yukarıdaki
ayetlerde, ölümümüzden sonra yaşanacak olan olaylar, yaşanmış ve
bitmiş olaylar olarak anlatılmaktadır. Çünkü Allah, bizim bağlı
olduğumuz izafi zaman boyutuna bağlı değildir. Allah tüm olayları
zamansızlıkta dilemiş, insanlar bunları yapmış, tüm bu olaylar yaşanmış
ve sonuçlanmıştır. Küçük büyük her türlü olayın, Allah'ın bilgisi
dahilinde gerçekleştiği ve bir kitapta kayıtlı olduğu gerçeği ise
aşağıdaki ayette şöyle haber verilir:
Senin içinde olduğun herhangi
bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve
sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda,
Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte
zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun
daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı)
olmasın. (Yunus Suresi, 61)
|