|
İnsanların madde olarak
algıladıkları ve mutlak varlık sandıkları herşeyin gerçekte birer
algılar bütünü olması, tıpkı kainatın yoktan var olması, sonsuzluğun
varlığı, öldükten sonra sonsuz bir hayat için yeniden diriltilecek
olmamız gibi olağanüstü bir durumdur. Allah, kusursuz ve saymakla
bitmeyecek kadar çok detaya sahip olan evreni, her an, eksiksiz
olarak yaratmaktadır. Üstelik bu yaratış o kadar kusursuzdur ki,
yeryüzünde bugüne kadar var olmuş milyarlarca insan, bu evrenin
ve gördükleri herşeyin bir hayal olduğunu anlayamamışlar, hep maddenin
aslı ile muhatap olduklarını sanmışlardır.
21. yüzyılda, bilimsel bulguların
maddenin aslına hiçbir zaman ulaşamayacağımızı kesin olarak kanıtlaması
ile bu gerçek daha da ortaya çıkmıştır. Ancak, insanların birçoğu
hala bu durumu anlamazlıktan gelmektedir. Oysa bu, anlamazlıktan
veya görmezlikten gelinecek, önemsenmeyecek veya reddedilecek bir
bilgi değildir. Aksine, maddenin ne olduğunu bilmek gerçekçi olmanın
önemli bir şartıdır. Bu nedenle, bu konu ile karşılaşan insanların,
bu konunun önemini düşünmeleri ve kavramaları çok önemlidir. Maddenin
gerçek mahiyetini okuyan bazı insanlar, bu konuya neden bu kadar
çok önem verildiğini anlayamadıklarını belirtmektedirler. Hatta,
bu konunun iman ile bir ilgisi olmadığını, neden her imani konunun
arkasından bu konunun anlatıldığını sormaktadırlar. Oysa, bu konunun
önemi ortadadır. Materyalistleri ürküten, onların tüm fikirlerini
yerle bir eden bu gerçeğin önemini, tüm Müslümanlar anlamalı ve
onu insanlara da duyurmaya çalışmalıdırlar.
Maddenin gerçek mahiyetinin bilinmesi,
insanların bazı imani konuları anlamaları açısından da büyük bir
önem taşımaktadır ve diğer imani konular kadar önemle anlatılmalıdır.
Herşeyden önce, maddenin gerçek yönünün anlaşılması ile, insanlar
hem dünyaya olan hırs dolu bağlılıklarından arınmakta ve yalnızca
ahirete yönelmekte, hem büyük bir yanılgıdan kurtulmakta, hem de
bu yanılgıları nedeniyle bir türlü kavrayamadıkları bazı gerçekleri
rahatlıkla kavrayabilmektedirler. Örneğin Allah'ın nerede olduğu,
cennet ve cehennemin varlığı, ruhun mahiyeti, ölümden sonraki yaşam,
sonsuzluk gibi konular, materyalist bir dünya görüşüne sahip veya
bu görüşün telkini altında yetişmiş insanlar tarafından kavranamamaktadır.
Ancak, maddenin bir hayal olarak algılanıyor olması, bu soruların
cevaplarının doğal olarak verilmesini sağlamaktadır. Böylece insanlar
Allah'ın tek mutlak varlık olduğunu açıkça görebilmektedirler.
Maddenin ne olduğunun anlaşılması ile,
insanlar dünya hayatında bağlandıkları herşeyin, hırslarının, tutkularının,
kendilerine Allah'ı ve ahireti unutturan herşeyin boş ve aldatıcı
olduğunu kuvvetle hissetmektedirler. Bu ise, dünya hırslarından
kurtulup, katıksız olarak, ihlasla Allah'a yönelmelerine ve şirkten
kurtulmalarına vesile olmaktadır.
İnsanların kibir ve azametle her türlü
insanlık ve ahlak dışı davranışa eğilim gösterdiği bir yüzyılda,
insanlar kendilerinin ve gözlerinde büyüttükleri insanların birer
gölge varlık olduklarını anladıklarında, kibir ve azametlerinin
yerini tevazu ve yumuşak başlılık alacaktır.
Tüm bu gelişmeler ise, huzur ve güvenliğin
olduğu, cimriliğin ve bencilliğin, acımasız rekabetin ortadan kalktığı
toplumlar oluşmasına vesile olacaktır.
Maddenin aslına ulaşamıyor olmamız ve madde
sandıklarımızın aslında birer görüntü olduğu gerçeğinin yaygın olarak
kabul edilmesiyle meydana gelecek en önemli gelişmelerden biri ise
şüphesiz, materyalist felsefenin çöküşü olacaktır.
Şimdi, maddenin mutlak olmadığı gerçeğinin
neden tarihin en önemli konularından biri olduğunu detaylarıyla
görelim.
Maddenin
Gerçeği, Tek Mutlak Varlığın Allah Olduğunu Gösterir
Bu ilmin gösterdiği
en önemli konulardan biri, tek mutlak varlığın Allah olduğu gerçeğidir.
Materyalist felsefelerin etkisinde kalarak maddeyi mutlak varlık
zanneden bazı insanlar, Allah'ın varlığını ve nerede olduğunu anlatırken,
son derece sapkın ve cahilce bir üslup kullanırlar. Örneğin, "Allah
nerede" sorusuna "Bana aklını göster, gösteremezsin. İşte
Allah akıl gibi bir gerçektir, ama görünmez" diyerek cevap
verirler. Bazıları ise, (Allah'ı tenzih ederiz) Allah'ı hayal olarak
gösterir, Allah'ın varlığını radyo dalgalarına benzetir. Onların
görüşüne göre, kendileri ve sahip oldukları herşey mutlak varlıklardır
ve Allah'ın varlığı ise, bu maddesel varlıkları radyo dalgaları
gibi sarmaktadır. Oysa hayal olan kendileri ve sahip olduklarıdır.
Tek mutlak varlık ise Allah'tır. Allah'ın varlığı her yeri kuşatmıştır.
İnsan ise hiçbir şekilde mutlak varlık olamayacağı için, her halikarda
görüntüdür.
Bu gerçek bir ayette şöyle bildirilir:
Allah...
O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku
tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın
O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini
bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir
şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri
kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek
yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Bu gerçeğin kavranmasıyla, şirk koşmadan,
Allah'ı birleyerek iman tam anlamıyla oluşur. Çünkü Allah'tan başka
tüm varlıkların gölge varlıklar olduklarını bilen bir insan, kesin
bir imanla (hakkel yakin derecesinde) "yalnızca Allah vardır,
O'ndan başka ilah (güç sahibi varlık) yoktur" der.
Allah'ı gözleriyle görmediği için Allah'ın
varlığına inanmayanların maddeci iddiaları da, maddenin gerçek mahiyeti
öğrenildiğinde tamamen yıkılır. Çünkü bu gerçeği öğrenen kişi, kendi
varlığının bir hayal niteliğinde olduğunu anlar. Hayal olan bir
varlığın ise, mutlak olan bir varlığı göremeyeceğini kavrar. Nitekim
Kuran'da, insanların Allah'ı göremediği, ama Allah'ın onları gördüğü
şöyle açıklanır:
Gözler O'nu idrak edemez; O
ise bütün gözleri idrak eder...
(En'am Suresi, 103)
Elbette ki biz insanlar Allah'ın varlığını
gözlerimizle göremeyiz. Ama biliriz ki, Allah bizim içimizi, dışımızı,
bakışlarımızı, düşüncelerimizi tam olarak kuşatmıştır. Bu nedenle
Allah Kuran'da Kendisi'nin "kulaklara ve gözlere malik olan"
(Yunus Suresi, 31) olduğunu bildirmektedir. Allah'ın bilgisi dışında
biz tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.
Bundan dolayı Allah bizim yaptığımız herşeyi bilir, bu durum Kuran'da
da şöyle belirtilmiştir:
Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz.
(Al-i İmran Suresi, 5)
Allah'ın her an
bizi izlediği, gördüğü, işittiği çok önemli bir gerçektir. Bu gerçeğin
farkında olan bir insan, Allah'ı gözleriyle görmese bile, O'nun
her anında kendisinden haberdar olduğunu bilir. Bu nedenle her ne
iş üzerinde olursa olsun, Allah'ın izlediğini bilerek, Allah'ın
hoşnut olmayacağı bir davranıştan, konuşmadan, bakıştan veya düşünceden
sakınır. Allah, her işimizde bize yakın olduğunu, bizi izlediğini
ve hiçbir şeyin O'ndan uzak olmayacağını şöyle bildirir:
Senin
içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun
herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki,
ona daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım.
Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta saklı
kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir
kitapta olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Tek mutlak varlık olan
Allah, elbette ki bir hayal olarak yarattığı insanı her yönüyle
bilmektedir. Bu, Allah için çok kolaydır. Fakat kimi insanlar cehaletleri
nedeniyle, bunu anlamakta zorlanırlar. Oysa "dış dünya"
sandığımız algıları seyrederken, yani hayatımızı sürdürürken, bize
en yakın olan varlığın, herhangi bir algı değil, Allah'ın Kendisi
olduğu apaçık bir gerçektir. Kuran'da yer alan, "Andolsun,
insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu
biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız" ayetinin
sırrı da bu gerçekte gizlidir. (Kaf Suresi, 16) Ama bir insan kendi
bedeninin "madde"den oluştuğunu zannettiğinde bu önemli
gerçeği kavrayamaz. Çünkü kendisine en yakın olanın yine kendi bedeni
olduğunu zannetmektedir. Örneğin bu insan kendi varlığını "beyni"
olarak algılıyorsa, ona şah damarından daha yakın bir varlık olabileceğine
ihtimal vermez. Oysa madde diye bir şeyin var olmadığını, herşeyin
zihninde yaşadığı kopyalar olduğunu kavradığında, artık dışarısı,
içerisi, uzak, yakın gibi kavramların bir anlamı kalmamıştır. Şah
damarı da, beyni, eli, ayağı da, kendi dışında zannettiği evi, arabası
ve hatta çok uzakta sandığı Güneş, Ay, yıldızlar da tek bir satıhtadır.
Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır
. Allah insanlara "sonsuz yakın"
olduğunu, "kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben
(onlara) pek yakınım..." ayeti ile de bildirir. (Bakara Suresi,
186) Bir başka ayette geçen, "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre
kuşatmıştır" ifadesi de yine aynı gerçeği haber verir. (İsra
Suresi, 60) Buna rağmen insan kendisine en yakın olan varlığın yine
kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile
daha yakındır.
|

Çocuğu kucağında taşıyan, eşine sarılan,
annesi ile sohbet eden bir insan bu kişilerin kendisine en
yakın insanlar olduklarını zanneder. Oysa, insana bir dostundan,
eşinden, çocuklarında, hatta kendisinden de daha yakın olan
Allah'tır. Bir Kuran ayetinde bildirildiği gibi, Allah insana,
"şah damarından daha yakın" dır. (Kaf Suresi, 16)
|
"Hele
can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz."
ayetiyle de insana en yakın varlığın Allah olduğu gerçeğine bir
kez daha dikkat çekilmiştir. (Vakıa Suresi, 83-85) Gerçekten de
ölüm döşeğindeki ya da hasta yatağındaki bir insan büyük bir yanılgıyla,
o an kendisine en yakın varlığın baş ucundaki doktoru veya ona sarılan
annesi ya da elini tutan, kendisine dokunan bir yakını olduğunu
düşünebilir. Ancak ayette de bildirildiği gibi Allah o sırada kendisine
hepsinden daha yakındır. Üstelik yalnızca o an değil, insan ilk
var olduğu andan itibaren kendisine en yakın olan yegane varlık
Allah'tır. Fakat insanlar gözleriyle görmedikleri için bu gerçekten
habersiz yaşarlar.
Allah'ın mekandan münezzeh olduğu
ve her yeri çepeçevre kuşattığı gerçeği bir başka ayette de şöyle
belirtilmektedir:
Doğu da Allah'ındır,
batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü orasıdır. Şüphesiz
ki Allah kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)
Allah bir başka ayetinde ise bu gerçeği
şöyle açıklar:
Gökleri
ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden O'dur. Yere gireni,
ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz,
O sizinle beraberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir. (Hadid Suresi,
4)
Tüm bu anlatılanlardan çıkan sonuç;
tek ve gerçek mutlak varlığın Allah olduğudur. Allah ilmiyle, bir
gölge varlık olan insanı ve diğer her şeyi kuşatmıştır. Bir ayette
de, "Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında
ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır." denilerek
bu gerçeğe işaret edilmektedir. (Taha Suresi, 98) Allah Kuran'da
yer alan diğer bir ayette ise insanları böyle bir gaflete karşı
şöyle uyarmıştır:
Dikkatli
olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku
içindedirler. Dikkatli olun;
gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi,
54)
İnsanların yaptıkları tüm fiiller
Allah'a aittir. Örneğin bir çocuğun okuyabilmesi, bir mimarın
meydana getirdiği bir proje, bir bilim adamının buluşu, mutfakta
pişen yemek, bir sanatçının eseri... Tüm bunları yaratan ve
yaptıran Allah'tır.
|
İnsanların
Yaptıkları da Allah'a Aittir
Allah'ın yarattığı gölge bir varlık
olan insan, Allah'tan bağımsız olarak bir güç ve iradeye de sahip
olamaz. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirir:
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz...
(İnsan Suresi, 30)
İnsanların büyük bir çoğunluğu bu
gerçekten gafil olarak yaşar. Kendisini yaratanın Allah olduğunu
kabul eder, ancak yaptığı işlerin kendisine ait olduğunu zanneder.
Oysa, insanın her yaptığı fiil Allah'ın izniyle yaratılır. Örneğin,
bir kitap yazan insan Allah'ın izniyle
o kitabı yazar.
O kitaptaki her
cümle, her fikir, her paragraf Allah'ın dilemesiyle meydana gelir.
Allah bu çok önemli gerçeği birçok ayeti ile bildirmektedir. Bu
ayetlerden biri, "... sizi de, yapmakta olduklarınızı da
Allah yaratmıştır" ayetidir. (Saffat Suresi, 96) Allah,
"... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..."
ayetiyle ise, her yaptığımızın Allah'a ait fiiller olduğunu bildirmektedir.
(Enfal Suresi, 17)
Allah bir başka ayetinde ise, Peygambere
müminlerden sadaka almalarını bildirir. Ancak, ayetin devamında
sadakaları alanın gerçekte Kendisi olduğunu açıklar:
Onların mallarından sadaka
al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua
et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir sükûnet ve huzurdur.' Allah
işitendir, bilendir. Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından
tevbeleri kabul edecek ve sadakaları alacak olan O'dur. Şüphesiz,
tevbeleri kabul eden, esirgeyen O'dur. (Tevbe Suresi, 103-104)
Büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi,
yaptığımız fiillerin de Allah'a ait olduğunu şöyle açıklar:
Ruhlara
gelince, onlardan meydana gelen fiillerin kaynağı da onların zatında
değildir. Ruh ve cisimleri devamlı olarak harekete sevk eden
kuvvet ancak Cenab-ı Hakk'tır. Hal böyle ise, yani alemde
bir müessirden başka bir şey yok ise hakikatta bir varlıktan başka
bir şey yok demektir. Ruh ve maddeler mütemeyyiz varlıklardan
ve müteayyin hakikatlerden değildirler. İlahi fiillerden, yüce
varlığın muhtelif suretlerindendirler. Yine bunun gibi, sonlu
ve sonsuz denilen şeyler de, gerçekte başka başka şeyler olmayıp,
değişik iki noktadan öyle görünen bir tek şeyden ibarettirler.37
Muhyiddin
Arabi'nin sözünde de açıkladığı gibi tüm fiileri yaratan, ruhlara
bu fiilleri işleyenin kendisi olduğu hissini veren Allah'tır. Allah,
tüm ruhlarda bu hissi o kadar gerçekçi olarak yaratır ki, örneğin
taşı atan insan gerçekten o taşı atanın kendisi olduğunu zanneder.
Oysa, gölge bir varlık olan insan atma eylemini yapamaz. Ancak Allah,
insana bu eylemleri kendisi yapıyormuş gibi hissettirir. Allah'ın
yaratışındaki mucizenin ve kusursuzluğun bir sonucu olarak, insan
bu hissi çok yoğun hisseder ve gerçekten taşı tuttuğunu, kolunu
geriye uzatarak hız ve güç aldığını ve taşı attığını zanneder.
İnsan her anında, Allah'a bağımlı
olarak yaşar, bilse de bilmese de, kabul etse de etmese de aslında
Allah'a boyun eğmiştir. Allah bir ayetinde bunu şöyle bildirir:
Göklerde
ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah'a
secde eder. Sabah akşam gölgeleri de (O'na secde eder). (Ra'd Suresi,
15)
Yeryüzünde tanıdığınız,
bildiğiniz, tarihte yaşamış, günümüzde var olan kim varsa, hangi
mevkide olursa olsun, neye sahip olursa olsun veya ne kadar inatçı
bir inkarcı olursa olsun, bu gerçek değişmez. Her insan Allah'a
boyun eğen, Allah'ın yarattığı, ruhundan üflediği, gölge bir varlıktır.
Bunu bilen bir insanın zenginliği, sahip olduğu ilim, ünvan veya
şöhret, mevki veya makam ile, yetenekleri veya işyerindeki başarılar
ile övünüp büyüklenmesi imkansız hale gelir. Buna rağmen kibirlenenler
ise, aslında büyük bir acizlik içindedirler. Çünkü Allah insanların
kendi attıklarını sandıkları taşı dahi gerçekte atmadıklarını, bunu
yapanın Allah olduğunu bildirmişken, halen daha insanın başarılarından
dolayı kendisine pay çıkarması çok büyük cehalettir.
Her insanın yaptığı tüm işler, kazandığı
tüm başarılar, sahip olduğu yeteneklerin tamamı Allah'a aittir.
Bu kişi büyük bir devletin başkanı, dünyanın en zengin insanı,
herkesin sevdiği bir sanatçı veya önemli bir buluşlar yapan
bilim adamıda olsa, bu gerçek değişmez.
Her insan Allah'a boyun eğmiş olarak O'nun dilediği şeyleri
yapar.
|
Allah her insanı
bu şekilde imtihan etmekte ve aynı zamanda eğitmektedir. Bugün bu
gerçeğe akıl erdiremeyen, çok açık olmasına rağmen kabul etmeyenler,
ölümden sonra tekrar diriltildiklerinde herşeyi tüm açıklığı ile
görecekler ve hiçbir şeye güç yetiremediklerini anlayacaklardır.
Allah, Kendisini inkar edenlerin acizliğini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Rablerini
inkar edenlerin durumu şudur: Onların
yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir
kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. İşte
uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur. (İbrahim Suresi, 18)
Allah ise herşeye
güç yetiren tek varlıktır:
Göklerde
ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur,
hamd (övgü) de O'nundur. O, herşeye güç yetirendir. (Teğabün
Suresi, 1)
|