|
-I-
BEYİNDEKİ KÜÇÜK DÜNYA
İnsanlar, oldukça inandırıcı görünen görüntülere aldanabilir
ve bu görüntüleri "gerçek madde" sanabilirler.
Tarihteki ilk "sinema gösterisi", bunun ilginç
bir örneğidir. 1895 yılında Auguste ve Louis Lumierez adlı iki Fransız
mucidin Paris'te yaptıkları bu ilk gösteride, istasyona yaklaşmakta
olan bir trenin görüntüsü perdeye yansıtılmış, ancak salondaki izleyicilerin
çoğu, trenin kendilerini ezeceğinden korkarak panik halinde dışarı
kaçmışlardır.

1895 yılındaki ilk sinema gösterisinde izleyiciler,
sinema perdesindeki treni gerçek zannedip panik halinde
dışarı kaçmışlardır.
|

Günümüzde üç boyutlu görüntü oluşturan özel gözlükler
sayesinde, izlenen görüntülerin gerçekten var olduğu
hissi uyanmaktadır.
|
|
Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, bir görüntüyü "gerçek"
sanabilmemiz, görüntüdeki teknik kalite ile yakından ilgilidir.
İlk kez bir sinema perdesi gören insanlar, bu o dönem için çok üstün
bir teknoloji olduğu için, gördükleri trenin "gerçek" olduğunu sanmış
ve paniğe kapılmışlardır. Bugün ise aynı etki, hologram (üç boyutlu
görüntü) oluşturan özel gözlükler sayesinde elde edilebilmektedir.
Bu gözlüğü takan insanlar, gözlerinin önünde oluşturulan sanal dünyanın
gerçek olduğu hissine kapılmakta, bu hisse göre davranmaktadırlar.
Oysa bu esnada, bunun tamamen sanal bir görüntü olduğunu kesin olarak
bilmektedirler.
Peki "gerçek dünya" dediğimiz görüntülerin durumu
nedir? Bunlar da teknik kaliteleri nedeniyle bizi yanıltan birer
hologram olabilirler mi?
Bu sorunun cevabını bulmak için, öncelikle "görme"nin
ne olduğu hakkındaki bilgilerimizi yeniden düşünmemiz gerekir.
DIŞARIDA IŞIK YOKTUR
Günümüzde bilim adamlarının son bilimsel bulgular
ışığında vardıkları ilginç bir gerçek vardır: Dünyamız gerçekte
zifiri karanlıktır. Çünkü bugün artık bilinmektedir ki, ışık tamamen
subjektif bir kavramdır; yani insanların beyninde bir algı olarak
oluşur. Gerçekte dış dünyada ışık yoktur. Ne lambalarımız, ne araba
farları, ne de en büyük ışık kaynağımız olarak bildiğimiz Güneş
gerçekte ışık saçmaz.
Güneş ve diğer "ışık kaynakları", sadece çok çeşitli
dalga boylarında farklı türde elektromanyetik parçacıklar saçar.
Bu parçacıklar, yapılarının öngördüğü şekilde evrene yayılır. Bunlardan
bir kısmı dünyamıza ulaşır ve yine yapılarının gerektirdiği çeşitli
etkiler oluşturur. Bu etkiler, parçacığın hacmine, ağırlığına, hızına,
frekansına göre değişir.
Örneğin birçok radyoaktif parçacık vücudumuzun içinden
geçip gider. Onları ancak kurşun levhalar durdurabilir. Bu parçacıkların
bazıları o denli ağır ve enerji yüklüdürler ki, çoğu zaman çarptıkları
molekülü parçalayarak yollarına pek sapmadan devam ederler. Bu,
radyasyonun kansere yol açmasının altında yatan nedendir. Daha güçsüz
bir tür radyasyon olan röntgen ışınlarından yararlanılarak röntgen
makinaları üretilmiştir. Bu makinaların yaptığı iş, radyo dalgalarının
oluşturduğu etkiyi "görülebilen ışığa" çevirmek, yani gözlerimiz
tarafından algılanabilir hale getirmektir.
Radyo dalgaları hiçbir duyumuz
tarafından algılanamaz, ancak evlerimizdeki radyolar
bunları kulaklarımız
tarafından duyulabilir ses dalgalarına çevirir.
|
Gözle göremediğimiz ışınlardan
birisi de tıpta kullanılan X ışınlarıdır.
|
|
Radyo dalgaları parçacık içermedikleri için çarpışma
anında insana zarar vermezler. Bu dalgalar hiçbir duyumuz tarafından
algılanamaz, ancak evlerimizdeki radyolar bunları kulaklarımız tarafından
duyulabilir ses dalgalarına çevirir. Radyoda bir yayın yokken duyulan
hışırtı, aslında Güneş ve tüm yıldızlar tarafından evrenin başlangıcından
bu yana yayılan kozmik fon radyasyonunun "sesidir". Burada "ses"
kelimesi ile kastedilen, bu dalgaların radyolarımız tarafından işlenerek
kulaklarımız tarafından duyulabilir hale getirilmesinden sonra beynimizde
oluşturdukları algıdır.

Akkor haline gelen soba kızıl ötesi ışın yayar.
|
"Işık" dediğimiz algıya kaynaklık eden fotonlar ise
çok daha hafif parçacıklardır ve çoğunlukla ilk çarptıkları atomdan
sekerler. Üstelik bunu yaparken çarptıkları yere pek bir zarar da
vermezler. Frekansları, yani titreşim hızları nedeniyle daha fazla
enerji yüklü olan morötesi (ultraviyole) ışınları, cildimize nüfuz
edebilir ve bazen genetik şifremizde bozulmalara neden olabilir.
Belli saatlerde güneş ışığına çok fazla maruz kalmanın kansere neden
olabilmesi bundandır.
Frekansları gereği kızıl ötesi (enfraruj) olarak adlandırılan
fotonlar ise çarptıkları yüzeyde enerjilerinin bir kısmını bırakırlar
ve buradaki atomların titreşim hızını, yani ısısını artırırlar.
Bu yönleriyle kızıl ötesi ışınlar, ısı ışınları olarak da adlandırılır.
Akkor haline gelmiş bir kömür sobası veya bir elektrik sobası bol
miktarda kızıl ötesi ışın yayar. Bu ışınlar cildimiz tarafından
sıcaklık hissi olarak "görülür", yani algılanır.
İşte fotonların bir kısmı da vardır ki frekansları
morötesi ve kızıl ötesi ışınların arasında kalmıştır. Bunlar gözümüzün
arkasındaki retina tabakasına düştüğünde buradaki hücreler tarafından
elektrik sinyaline çevrilirler. Biz de gerçekte fiziksel birer parçacık
olan fotonları "ışık" olarak algılarız. Eğer gözümüzdeki hücreler
fotonları "ısı parçacıkları" olarak algılasalardı, o zaman bizim
için ışık, renk ve karanlık olarak adlandırdığımız kavramlar hiçbir
zaman olmayacak, cisimlere baktığımızda onların sadece "sıcak" veya
"soğuk" olduklarını hissedecektik.
GÖREN, GÖZ DEĞİLDİR
Bu ana kadar radyasyon türleri üzerinde
bu şekilde teknik açıklamalar yapmamızın nedeni, bunların bulundukları
ortamda "ışık" adlı bir etki oluşturmadıklarının anlaşılması içindi.
Söz konusu radyoaktif parçalar hareket ederler, çarparlar, sekerler,
bazen kırar ve bozarlar, fiziksel ve kimyasal etkiler oluştururlar.
Fakat oluşturdukları etkilerin hiçbiri ışık olarak adlandırılamaz.
Bizim bu parçaların bazılarını "ışık ışınları" olarak
adlandırmamızın tek nedeni, bunların gözümüz tarafından algılanmasıdır.
Gözümüzün arkasındaki retina tabakasına düşen fotonlar, buradaki
algı hücreleri tarafından elektrik akımına dönüştürülürler. Bu elektrik
akımı sinirler tarafından beyindeki görme merkezine taşınır. Beyindeki
görme merkezi bu elektrik akımlarını yorumlayarak bir görüntü oluşturur.
Bu sisteme baktığımızda ilginç bir sonuca varırız:
Aslında gözümüzün "görme" gibi bir özelliği yoktur. Göz, sadece
fotonları elektrik sinyaline çeviren bir ara birimdir. İdrak etme
kabiliyeti yoktur. Çevremizi sardığını düşündüğümüz pırıl pırıl
dünyayı seyreden göz değildir. Işık veya renk hissi gözde oluşmaz.
Bu konuyu daha iyi kavrayabilmek için görmenin
teknik tanımını biraz daha detaylandıralım.

Aslında gözümüzün "görme" gibi bir özelliği yoktur.
Göz, sadece fotonları elektrik sinyaline çeviren bir ara birimdir.
|
Biz her bir frekanstaki (titreşimdeki) fotonlara bir
renk adı veririz. Fotonun titreşim boyuna göre kırmızı, mavi veya
sarı deriz. Tüm frekansların bileşimi ise beyazı oluşturur. Kağıt
beyazdır, çünkü her frekansı yansıtır ve bunların bileşimi beyazı
meydana getirir. Yaprak yeşildir, çünkü yalnızca yeşil renk hissi
veren frekanslardaki fotonları yansıtır, geri kalanları emer. Cam
saydamdır, çünkü fotonlar hemen hemen hiçbir engelle karşılaşmadan
camın içinden geçerek bize ulaşabilirler. Siyah bir kumaş, tüm fotonları
soğurduğu için geriye hiçbir şey yansımaz. Yani buradan gözümüze
fotonlar ulaşmaz, biz de onu karanlık yani siyah olarak algılarız.
Ayna görüntüyü kopyalar, çünkü yansıtma yüzeyi pürüzsüzdür ve gelen
ışınlar çarpıp sektikleri anda birbirlerine olan paralellikleri
hemen hemen hiç bozulmaz.
Bu bilgiler, ışık, karanlık, beyaz, yeşil, saydam
gibi kavramların beyinde oluşan algıdan ibaret, tamamen göreceli
tanımlar olduğunu göstermektedir. Gerçekte dış dünyada ne ışık,
ne de renk vardır. Sadece bizim bu şekilde yorumladığımız radyasyon
türleri vardır. Yorum tamamen bize aittir. Gözde oluşacak bir hata
veya yapısal bir farklılık, gelen fotonları farklı elektrik sinyallerine
dönüştürecek ve beyindeki görme merkezi aynı özellikte dahi olsa,
göz tarafından işlenen sinyaller, aynı cismin çok farklı şekillerde
algılanmasına neden olacaktır. Renk körleriyle normal görenlerin
belli renkleri çok farklı algılamaları ve yorumlamaları bundandır.
Kısacası, bizim ışık veya renk olarak yorumladığımız
foton hareketleri, zifiri karanlık bir ortamda gerçekleşen fiziksel
olaylardan başka bir şey değildir. Göz de dahil olmak üzere tüm
vücudumuz ve 3 boyutlu, rengarenk bir mekan olarak gördüğümüz, kimi
insanların kesin olarak var olduğunu iddia ettikleri tüm maddi alem,
bu karanlığın içinde yer alır.
DIŞ DÜNYA İLE SİZİN ARANIZDAKİ ÜÇ AŞAMALI DUVAR
Dikkat edilirse, bilimin ortaya koyduğu bu sonuçlar
bize çok önemli bir gerçeği göstermektedir: Biz dış dünyadaki maddenin
aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız.
Örneğin karşısına geçip seyrettiğimiz bir televizyonun
kendisini hiçbir zaman göremeyiz. Bize sadece bu televizyondan çıkıp
gelen veya ona çarpıp yansıyan fotonlar ulaşır. Bunlar ışık değil,
fiziksel parçacıklardır. Bir duvara çarpan tenis topunun geri sekmesi
ve bizim de sadece bu topu görmemiz gibi bir durumdur bu. Yani daha
bu aşamada televizyonun aslından bir aşama kopmuş oluruz. Fotonlar
gözümüze gelip retina hücrelerine çarptığında ise, buradaki enzimler
tarafından elektrik enerjisine çevrilirler. Yani televizyonun aslından
ikinci bir aşama daha koparız. Bu elektrik enerjisi sinirler tarafından
beynimizdeki görüntü merkezine ulaştırıldığında, bir kez daha değişikliğe
uğrar ve "görüntü" dediğimiz forma bürünür. Bu, üçüncü aşamadır.
Tek bir aşama bile "gerçek televizyon" ile bizim aramızdaki bağlantıyı
koparmaya yetecek iken, bu iş tam üç farklı aşamada üç kez gerçekleşir.

Görüntü üç aşamadan geçerek beynimize ulaşır. Bu tıpkı 'kulaktan
kulağa' oyunundaki gibidir. Son kişinin kulağına fısıldanan
sözcüklerin ilk kişinin fısıldadığı sözcüklerle aynı olduğundan
hiçbir zaman emin olamayız.
|
Bir örnek vermek gerekirse, bu, birbirine kapılarla
bağlanmış 3 ayrı odanın içindeki 3 kişiyle kulaktan kulağa oynamak
gibidir. Sizin kulağınıza fısıldanan cümleyi gerçekten ilk kişi
mi söylemiştir; ikinci veya üçüncü kişi bunu değiştirerek mi aktarmışlardır;
üçüncü kişi bunu tamamen kendisi mi ortaya atmıştır; bunların hiçbirinden
emin olamazsınız. İlk ve ikinci kişilerin gerçekten var olup olmadıklarından
bile emin olamazsınız.
Konuyu daha da iyi açıklayacak bir başka örneği şöyle
verebiliriz: Sizi bir deney için 1 yıllığına dış dünyaya tamamen
kapalı bir yeraltı odasına kapattıklarını farz edin. Dış dünyayla
yegane bağlantınız da önünüzdeki kapalı devre televizyon ekranı
olsun. Odaya girip de ekranı ilk açtığınızda şöyle bir yazıyla karşılaşıyorsunuz:
"Bu ekranda izleyeceğiniz görüntüler, Afrika kıtasında canlı olarak
yayın yapan kameralardan aktarılmaktadır. Bu kameraların tespit
ettiği görüntüler canlı olarak uydulara aktarılmakta, uydulardan
bu odanın yukarısındaki vericilere yollanmakta, buradan da sizin
ekranınıza taşınmaktadır".
Bu mesajın doğru olup olmadığından hiçbir zaman emin
olamazsınız, çünkü görüntünün aktarıldığı her aşamada, görüntünün
yapay bir kaynaktan gelmesi mümkündür. Afrika kıtasında çekim yaptığı
iddia edilen kameralar, aslında yıllar önce çekilmiş bir video kaseti
gösteriyor ve uydu üzerinden bu kaset size ulaşıyor olabilir. Dahası,
ortada hiçbir kamera ve uydu olmayıp, size sadece yan odadaki bir
video cihazından kaset izlettiriliyor olabilir. Afrika kıtasına
bizzat gitmedikçe bunu bilemezsiniz. Ama odadan çıkamadığınıza göre,
Afrika'ya gidip olayların "aslını" görmeniz de asla mümkün olmaz.
Buna rağmen yine de bu odaya girmeden önce dış dünya
hakkında edindiğiniz bilgiler ve bu odadan bir zaman sonra tekrar
çıkacak olduğunuzu bilmeniz, size ekranda gördüklerinizin "asıl"
olduğuna dair bir kanaat sağlayabilir. Ancak eğer bu oda, sizin
doğduğunuz günden bu yana hayatınızı geçirdiğiniz yer ise? Hayatınız
boyunca bu odadan hiç çıkmıyorsanız? Hayatınız boyunca "dış dünya"
olarak sadece önünüzdeki ekranı görüyorsanız? O zaman, bu ekranda
gördüğünüz şeylerin birer "aslının" bulunduğuna dair hiçbir kanıt
kalmaz. Hatta, gördüklerinizin birer aslının bulunduğunu düşünmek,
oldukça zayıf bir inanç haline gelir. Çünkü muhatap olduğunuz tek
şey, ekrandaki görüntülerdir.
Görme duyusu için anlattığımız bu gibi gerçekler,
işitme, dokunma, tat ve koku algıları için de geçerlidir. Bunların
her birini beynimizdeki kapalı odaların (işitme, dokunma, tat ve
koku merkezlerinin) içinde algılarız. Bunların dış dünyadaki gerçek
karşılıklarına asla ulaşamayız. Dinlediğimiz bir radyonun sesi,
beynimizdeki işitme merkezinin içindedir. Dışarıda herhangi bir
ses yoktur, sadece "ses dalgası" dediğimiz fiziksel hareketler vardır.
Bu fiziksel hareketler çeşitli aşamalardan geçtikten sonra bize
elektrik sinyali olarak gelmektedir. Birer elektrik sinyali olarak
algıladığımız sesin dışarıda gerçek bir karşılığı olup olmadığını
asla bilemeyiz. Üstteki kapalı oda örneğinin üzerinde tekrar düşünürsek,
bize "Afrika ormanlarındaki aslanların kükremesi" olarak dinletilen
sesler, gerçekte kapalı odamızın hemen yan tarafındaki bir stüdyoda
oluşturulan yapay sesler olabilir.
KENDİ BEDENİMİZ VE RÜYALARIMIZ
Buraya kadar konuyu daha kolay kavramak için hep diğer
cisimlerden söz ettik. Bir televizyonun aslını göremeyiz, bir radyonun
aslını işitemeyiz. Tüm görüntüler, sesler, kokular ve tatlar beynimizdeki
ilgili merkezlerin içinde oluşan kavramlardır. Dışımızdaki bir dünyanın
içinde değil, içimizdeki bir dünyada yaşarız.
İnsanların bu açık gerçeği kavramakta zorlanmalarına
neden olan bir etken, kendi bedenleri konusunda yanılmalarıdır.
Aşağıya baktıklarında gördükleri beden ve bu bedenin her tarafından
kendilerine ulaşan dokunma algıları, onların dünyayı yanlış algılamalarına
yol açar. Bu bedenin verdiği izlenim nedeniyle, sanki bir "dış dünya"nın
içinde yaşadıkları hissine kapılırlar.
Oysa söz konusu beden de, diğer cisimler gibi birer
algıdır. Bedenimizin varlığına dair tüm bilgilerimiz, yani bedenimizin
görüntüsü ve beynimize ulaşan dokunma hisleri, beynimizin ilgili
algı merkezlerindedir.
Rüyalarımızı düşünürsek bu konuyu daha kolay kavrayabiliriz.
Rüyanızda kendinizi tamamen hayali dünyalar içinde görürsünüz. Etrafınızda
gördüğünüz cisimlerin ve insanların hiçbir gerçekliği yoktur. Üzerinde
yürüdüğünüz toprak, yukarıdaki gökyüzü, gördüğünüz evler, ağaçlar,
arabalar ve diğer herşey tamamen hayaldir; maddi bir karşılıkları
yoktur. Ve hepsinin yeri, sizin beyninizin içidir. Beyninizde, daha
doğrusu zihninizde vardırlar ve bundan başka bir yerde de değildirler.
Dikkat ederseniz, aynı durum rüyanızda gördüğünüz
kendi bedeniniz için de geçerlidir. Rüyanızda da, şimdi olduğu gibi,
aşağıya doğru baktığınızda eli-kolu olan, yürüyen, nefes alan, dokunma
hisleri olan bir beden görürsünüz. Bu beden rüya dışındaki gerçek
hayatta gördüğünüz bedenden bir hayli farklı da olabilir. Belki
kendinizi üç kollu, dört bacaklı garip bir canavar gibi de görebilirsiniz.
Bu üç ayrı kolun üçünde de dokunma duyusu hissedebilirsiniz. Bir
başka rüyada ise, kendinizi kanatları olup uçabilen bir canlı olarak
görebilir, bu kanatları gayet inandırıcı bir şekilde hissedebilirsiniz.
Bir rüyada görülebilecek olan bu sanal bedenlerin hepsi, sadece
sizin zihninizde yer alan, ama sanki zihninizin dışındaymış gibi
hissettiğiniz algılardan ibarettir.
Rüya örneği bize şunu gösterir: Bedenimizi çok
gerçekçi bir şekilde hissetmemiz, gerçekten fiziksel anlamda böyle
bir bedene sahip olduğumuzu göstermez. Ortada hiçbir fiziksel beden
yokken de, tamamen zihnimizin içindeki bir beden algısını "vücudumuz"
olarak görüp hissedebiliriz.

Rüyada kendimizi uçarken görebiliriz ama bu, bizim gerçekten
uçabildiğimizi göstermez. Biz yine de rüyamız sırasında uçabildiğimize
inanırız.
|
Peki rüyalar ile "gerçek hayat" arasındaki fark nedir?
Rüyaların gerçek hayat dediğimiz algılara göre daha süreksiz, mantıksal
yönden tutarsız ve düzensiz olduğu doğrudur. Ama bunun dışında,
teknik olarak, rüya ile "gerçek hayat" arasında fark yoktur. Çünkü
her ikisi de, beynin içindeki algı merkezlerinin uyarılması yoluyla
oluşur.
Önceki sayfalarda "gerçek hayat" dediğimiz algıların
görme merkezi, işitme merkezi gibi beyin bölümlerinde yaşandığını
incelemiştik. Bir ansiklopedik kaynakta, rüyanın da aynı şekilde
yaşandığı şöyle anlatılır:

Rüyada kendimizi kanatlı bir yaratık olarak gördüğümüzde,
buna inanırız.
|
Rüya görmek, diğer tüm zihinsel işlemler gibi, beynin
ve aktivitelerinin bir ürünüdür. Bir insan ister uyanık isterse
uykuda olsun, beyin daimi olarak elektriksel dalgalar verir. Bilim
adamları bu dalgaları "elektroensephalograf" adı verilen bir cihazla
ölçerler. Uykunun büyük bölümünde, beyin dalgaları geniş ve yavaştır.
Ama bazı belirli zamanlarda, daha küçük ve hızlı hale gelirler,
gözler sanki rüya gören kişi bir seri olayı seyrediyormuş gibi oldukça
hızlı hareket etmeye başlar. Uykunun REM (Rapid Eye Movement-Hızlı
Göz Hareketi) denen bu kısmı, rüyaların çoğunun oluştuğu bölümdür.
Eğer kişi REM sırasında uyandırılırsa, gördüğü rüyanın detaylarını
büyük olasılıkla hatırlayacaktır… REM uykusu sırasında, beyinden
kaslara sinyal gönderen sinir yolları bloke olur. Dolayısıyla rüyalar
sırasında beden hareket etmez. Ayrıca serebral korteks (beynin yüksek
zihinsel işlevlerle ilgili kısmı) REM sırasında, rüya görülmeyen
uyku bölümlerine göre çok daha aktiftir. Korteks, beynin "beyin
sistemi" adı verilen bölümünden gelen nöronların (sinir hücrelerinin)
taşıdığı impulslar (uyarılar) tarafından harekete geçirilir. (World
Book Multimedia Encyclopedia, "Dream", World Book Inc., 1998)
Yani rüya beynimizin ilgili merkezlerine gelen impusların
(uyarıların) yorumlanmasıyla oluşan bir algılar bütünüdür.
Dikkat ederseniz, "gerçek hayat" dediğimiz yaşam da
tamamen aynı şekilde oluşur: Beynimizin ilgili merkezlerine gelen
uyarılar, bu merkezlerde yorumlanır ve biz bu algılar bütününü "dış
dünya" olarak algılarız.
Buradaki kritik soru, bu algıların kaynağının ne olduğu
sorusudur. Alışkanlıklarımız, bizi bu algıların hep "dış dünya"daki
cisimlerden geldiğine inandırmıştır. Oysa bu tamamen dayanaksız
bir varsayımdır.
Konuyu daha iyi anlamak için rüya üzerinde düşünmeye
devam edelim. Rüya gören bir insana şunu soralım: "Gördüğün algıların
kaynağı nedir?" Bu soruya büyük olasılıkla "dış dünyadaki cisimler
ve bunları algılayan bedenim" diyecektir. Ama ortada ne bir dış
dünya, ne de bu dünyayı algılayan bir beden vardır. Gördüğü herşey,
beynindeki ilgili merkezler tarafından algılanan sinyallerden ibarettir.
Bizim de gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, tadını
ve kokusunu aldığımız herşey, beynimizdeki ilgili merkezler tarafından
algılanan sinyallerden ibaret olduğuna göre, o zaman bunların kaynağının
"dış dünya" olduğundan nasıl emin olabiliriz?
Rüyamızda gördüğümüz yerlerin ve olayların, bir başka
yerde veya boyutta maddesel karşılıkları olduğunu düşünüyor muyuz?
Örneğin rüyamızda kendimizi Mars gezegeninin yüzeyinde yürürken
gördüğümüzde, gerçekten Mars gezegeninin üzerinde bir bedenimiz
bulunduğunu iddia ediyor muyuz?
Bunu iddia etmiyorsak, şu anda gördüğünüz ve adına
"gerçek hayat" dediğimiz dünyanın fiziksel bir gerçekliği olduğunu
da iddia edemeyiz. Beynimizde algıladığımız görüntü, dokunuş, ses,
koku ve tatların, beynimiz dışında gerçek birer karşılıkları bulunduğuna
emin olamayız.
Aksini iddia eden kişi, aynı zamanda kendisinin "kulenin
tepesindeki küçük adam" olduğunu iddia etmiş olur.
Nedenini bir sonraki bölümde inceleyelim.
Ana Sayfa
|