MADDENİN GERÇEĞİ
KONUSUNA GELEN
İTİRAZLARA CEVAPLAR - 2
İtiraz: "Herşey hayal
ise Allah'ın bazı sıfatlarını nasıl açıklayabileceğiz?"
Cevap:
Bazı inananlar, maddenin gerçek mahiyetinin kabul edilmesi ile
Allah'ın birçok ismine "perde çekildiğini", maddenin
hayal olması ile Allah'ın bazı isimlerinin tecellisinin açıklanamayacağını
zannetmektedirler. Bu da yine derin düşünmemekten ve anlatılanları
tam kavrayamamaktan kaynaklanan bir hatadır.
Herşeyden önce, Allah'ın isimlerine hiçbir düşünce, hiçbir güç
perde çekemez. Hiçbir bilimsel gerçek, Allah'ın isimlerinin tecelli
etmesini engelleyemez. Zaten bu bilimsel gerçekleri yaratan da
Allah'tır. Allah Kendi yarattığı varlıklardan ve kanunlardan münezzehtir.
Dolayısıyla, yeryüzünde var olan hiçbir güç veya hiçbir bilgi,
Allah'ın isimlerinin tecellilerini ortadan kaldırmaz. Böyle birşeyi
düşünebilmek, Allah'ın sonsuz kudretini takdir edememek olur.
Ayrıca, maddenin, zihnimizde oluşan bir algılar bütünü olduğu
gerçeği, bu kişilerin zanlarının aksine Allah'ın isimlerinin her
an her yerde durmaksızın tecelli ettiğini gösteren önemli bir
delil niteliğindedir. Çünkü tıpkı bir film görüntüsü gibi, vehim
ve hayal mertebesinde oluşan bir görüntü, kendi kendine meydana
gelemeyeceğine, mutlaka onu gösteren bir varlık olması gerektiğine
göre, bunu var eden bir Yaratıcı var demektir.
Görüntünün kesintisiz, sürekli olması ise, Yaratıcımızın her an
yaratmayı sürdürüyor olduğunun açık delilidir. Nitekim, göklerin
ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadığı, sadece Allah'ın
yaratmasıyla varlık buldukları ve Allah yaratmayı durdurduğunda
yok olacakları bir ayette şöyle ifade edilir:
Şüphesiz Allah, gökleri
ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor.
Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisinden sonra artık
kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır
Suresi, 41)
Allah Neml Suresi'nin 64. ayetinde
ise "halkı sürekli yaratmakta olan" olduğunu haber vermiştir.
"Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri
mi ortak koşuyorlar? ayetinde ise yine insanların her an yaratılıp
durduklarına dikkat çekilmektedir. (A'raf Suresi, 191)
Yani gördüğümüz görüntülerin kesintisiz, sürekli olmasının nedeni,
bu görüntülerin maddesel ve sabit bir varlıklarının olması değil,
Allah'ın onları her an yaratıyor olmasıdır. Dolayısıyla, insan
her anında, her gördüğü, hissettiği varlıkta, Allah'ın sürekli
yaratışının bir tecellisini görür.
Sonuç olarak bu gerçek, Allah'ın sıfatlarının kainat üzerindeki
tecellilerinin görülmesini daha da netleştirmektedir. Örneğin
bir bahçeye girdiğinde, bahçedeki meyvelerin, çiçeklerin, ağaçların,
aslında zihninde kendisine gösterilen bir hayal olduğunu bilen
bir insan, hemen bu hayali kendisine gösteren, kendisine sayısız
nimeti ve güzelliği sunan, Rezzak olan Allah'ı anar. Çok güzel
bir ev sahibi olan, ancak bu evin, içindeki tüm eşyaların, antikaların,
altınların, gümüşlerin gerçek mahiyetini bilen, yani tamamının
beyninde bir görüntü olduğunun farkında olan bir insan bu mülk
ile şımarıp böbürlenmez. Aynı Hz. Süleyman gibi, kendisine bu
mülkün güzelliğini gösteren, onu bununla zengin eden Vehhab (bağışı
çok olan, karşılıksız armağan eden) olan Allah'ı tesbih eder.
Veya, bir insana Allah'ın varlığını, birliğini, Allah'ın tek mutlak
varlık olduğunu, cennetin ve cehennemin varlığını anlatan bir
insan, karşısındaki insan iman ettiğinde Allah'ın Hadi (Hidayet
lütfeden, doğru yola ulaştıran) isminin bir tecellisini görür.
Şu gerçeği tekrar hatırlatmak gerekir ki, her insanın beyninde
oluşan görüntüleri izlediği, bu görüntülerin seslerini beyninde
duyduğu, beynindeki görüntülere dokunduğu kesin bilimsel bir gerçektir.
Ve biz, sahip olduğumuz algılarımızla, beynimizin dışında ne olduğunu,
bunların asıllarının olup olmadığını asla bilemeyiz. Öyle ise,
bize bu görüntüleri gösteren, bu sesleri dinleten ve görüntüyü
daima bir sebep sonuç ilişkisi içinde yaratan bir gücün varlığından
emin oluruz. Bu güç Allah'tır. Ve Allah, bizim için bu görüntüleri
yaratmadığında bizim için dünya hayatı, yaşam olmaz. Öyle ise
bizim her anımızda, Allah'ın yaratışı ve Allah'ın isimlerinin
tecellileri kesintisiz devam eder. Örneğin bu kitabı okuyan kişi
için Allah kesintisiz olarak bu kitabın ve üzerindeki yazıların,
resimlerin görüntülerini yaratmaya devam etmektedir.
Bu bize Allah'ın Halık sıfatını ve yaratmadaki gücünü gösterir.
Allah şu anda, yeryüzündeki milyarlarca insana milyarlarca ayrı
görüntüyü izlettirmektedir. Ve bu görüntülerin her biri kesintisiz
olarak, büyük bir uyumla, en ince detayına kadar yaratılmaktadır.
Hiçbir insanın görüntüsünde en küçük bir ayrıntı dahi eksik kalmadan
kendisine gösterilmektedir. Bu hakikati düşünmek, insanlara Allah'ın
sonsuz gücünü, alemlerin tek hakimi olduğunu gösterecektir.
İmam Rabbani maddenin hayal mertebesinde yaratıldığını anlatırken,
Allah'ın isimlerini his ve vehim mertebesinde tecelli ettirdiğini
şöyle açıklamıştır:
... Sübhan Hak, kemal-i
kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden her bir isim
için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim
mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde...
Alemin sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç
mertebede değildir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın
(Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya..."52
Bu gerçeğin farkında olan bir insanın
başarılarını, elde ettiği zenginliği, eşyalarını, ünvanlarını
kendisinden bilmesi, bunları sahiplenerek böbürlenmesi de imkansız
hale gelir. Çünkü her an, her yerde Allah'ın isminin bir tecellisini,
Allah'ın kendisine algılattığı bir görüntüyü izlediğini çok iyi
bilir. Allah'a karşı ne kadar muhtaç ve aciz olduğunu asla unutmaz.
Allah'ın aşağıdaki ayetinde de bildirdiği
gerçeğe, "hakku'l-yakin" (kesin bir gerçek olarak) iman
eder:
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı
fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı
olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)
İtiraz: "Bu,
geçmişte idealistlerin öne sürdüğü eski bir felsefedir."
Cevap: Bazı
çevreler, maddenin gerçeğinin anlatılmasından büyük bir rahatsızlık
duydukları için, maddenin beynimizde gördüğümüz bir hayal olduğu
gerçeğini, geçmişte öne sürülmüş felsefelerden biri olarak göstermeye
çalışmaktadırlar. Oysa bilimsel gelişmeler, bu konunun bir felsefe
değil, bilimsel bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla
söz konusu kişilerin çabaları boşunadır.
Kaldı ki, bir fikrin daha önceki devirlerde
de başka düşünürler tarafından savunulmuş olması o fikri ne geçersiz
kılar ne de değersizleştirir. Maddenin bir algı olduğu gerçeği
geçmişte de çağımızda da kimi insanlar tarafından anlaşılmış ve
ifade edilmiştir.
Ayrıca geçmişte yaşamış olan idealistlerin fikirleri, onlara karşı
çıkmış olan materyalistler tarafından çürütülebilmiş değildir
ki, "geçmişte de bu konu söylendi" diyenlerin bir haklı
tarafı olsun.
Dünyayı Beynimizde
Gördüğümüz Konusu Bir Felsefe Değildir:
Maddenin aslı hakkındaki gerçekler,
ilk defa keşfedilmiş bir konu değildir, geçmişte bu gerçeğin sadece
bir felsefe olarak anlatıldığı doğrudur. Ancak günümüzde bu gerçek
bilimsel olarak ispatlanmıştır.
Tarih boyunca birçok düşünür, din ve bilim adamı bu konuyu gündeme
getirmiş, maddenin gerçekte bir algılar bütünü olduğunu anlatmıştır.
Örneğin Eski Yunan felsefecilerinden Pisagor, Elea okulu, özellikle
"Mağara İdesi" ile Eflatun gibi birçok düşünür bu konuyu
bir yönüyle açıklamıştır. Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Yahudilik
ve Hıristiyanlık gibi dinlerin elde kalan metinlerinde de bu konudan
bahsedildiği görülür. İmam Rabbani, Muhyiddin Arabi, Mevlana Cami
gibi büyük İslam alimleri de maddenin hakikati konusunu bütün
açıklığı ile anlatmışlardır. Bu konuda görüşlerine yer verilmesi
gereken en önemli isim, İrlandalı bir din adamı ve filozof olan
Berkeley'dir.
Maddenin bir algılar bütünü olduğunu açıklayan Berkeley, döneminde
yaşayan ve maddeyi mutlak bir varlık olarak kabul eden materyalistler
tarafından ağır saldırılara uğramış, hakaret ve iftira yoluyla
susturulmaya çalışılmıştır. Bu materyalistlerden biri, Bertrand
Russell'dır. Ancak Russell, maddeci çevrelerin en güvendikleri
düşünür olmasına ve bu görüşün en güçlü savunucusu olarak görülmesine
rağmen, Berkeley'in anlattığı bu gerçeği çürütememiş, Felsefenin
Problemleri adlı eserinde durumu şöyle değerlendirmiştir:
… Berkeley, herhangi
bir mantıksızlığa düşmeden, maddenin varlığını reddetmenin mümkün
olduğunu ve eğer bizden bağımsız olarak birşey mevcut olsa bile
duyularımız tarafından algılanamayacağını, ispatlama onuruna
sahiptir.53
Ancak ne Berkeley ne de diğer
düşünürler, yaşadıkları dönemde mevcut bilimsel bulguların yetersizliği
nedeniyle, bu görüşlerini bilimsel deliller ile destekleyememişlerdir.
Bu nedenle, karşıt görüşlerin baskısının da etkisiyle, konunun tam
olarak anlaşılması veya yaygınlaşması mümkün olmamıştır. Bir kısmı
ise keşfettikleri bu önemli gerçeği yanlış değerlendirmiş, gerçeğe
yakınlaşsa bile en doğru sonuçları çıkaramamıştır. Bazı art niyetli
çevreler de bu gerçeği sapkın bir yöne çekmeye çalışmışlardır.
Maddenin Aslı
Konusu Teknik Bir Gerçektir:
Ancak günümüzde, "maddenin zihinde
algılandığı", felsefi bir konu olmaktan çıkmış, bilimsel
delillerle ispatlanan teknik bir gerçeğe dönmüştür. Bilim dünyasındaki
gelişmeler, insanın duyu organlarının işleyişini çözmüştür. Bu
işleyiş, kitabın başında da anlattığımız gibi, her duyu organı
için aynıdır: Dış dünyadan duyu organlarına gelen etkenler, hücrelerimiz
tarafından elektrik uyarılarına dönüştürülür ve sinirler aracılığı
ile beyindeki algı merkezlerine ulaştırılır. Ve insan, dış dünyayı
beynindeki küçücük algı merkezlerinde görür, duyar, koklar, tadar
veya hisseder.
Bu teknik gerçekler, bugün herhangi bir fizyoloji kitabında veya
lise biyoloji kitaplarında dahi bulunabilecek son derece açık
gerçeklerdir. Görüntünün ve hislerin beyinde nasıl oluştuğu, bütün
tıp fakültelerinde detaylı biçimde okutulmaktadır. Gelişen bilimle
beraber fizik, kuantum fiziği, psikoloji, nöroloji, biyoloji,
tıp gibi bilimler bu gerçeğin teknik yönlerini açıkça ortaya çıkarmıştır.
Örneğin yaptığı çalışmaları ile büyük
ilgi toplayan, hepsi ödüllü sekiz kitabın yazarı, teorik fizikçi
Dr. Fred Alan Wolf, bilimsel gelişmelerin, özellikle de kuantum
fiziğinde elde edilen sonuçların insanlara görünen dünyanın aslında
bir hayal olduğunu gösterdiğini şöyle açıklamaktadır:
Tüm materyalizmin, fiziksel
dünyanın, bildiğimiz gerçekliğin, tüm varlığın ötesinde birşey
var. Bu geleneksel dualizmi de dışlayacaktır. Ben bunu mistik
bir görüş olarak değil, kuantum fiziği olarak görüyorum. Bizim
en modern fiziksel dünya anlayışımıza göre, tanımlanamaz bir
dünya, mistik bir dünya, "hayali" bir dünya olabilir.
Alman fizikçi ve kuantum mekaniğinin önderlerinden Werner Heisenberg'in
öne sürdüğü gibi, bilinci fiziğe getirdiğinizde, görüneni oluşturan
bakan kişidir. Yani görünen, bakıldığı için oluşur... Ben gerçekliği
daha farklı görüyorum. Gerçek, daha çok bir rüya gibidir- ben
rüyada bir gerçeklik görüyorum. Hepimizin bir parçası olduğu,
bu rüyayı oluşturan bir varlığı veya büyük bir Ruh'un varlığını
kabul ediyorum. Ve bu bilimsel açıklamalarla varabileceğimiz
bir sonuç.54
Bu bilim adamı, maddesel dünyanın
gerçekte algılanan bir "hayal" olduğu gerçeğini bilimsel
bulgular ışığında görmüş ve kavramış birçok bilim adamından yalnızca
biridir. Bu çok açık bilimsel gerçeği kabul etmeyenlerin, reddedişlerindeki
sebep ise bilimsel değil, ideolojiktir. Çünkü, bu bilim adamları,
büyük bir tutuculukla bağlı oldukları materyalizmi temelinden çökertecek
olan bu gerçeği göz göre göre kabul etmek istemezler. Nitekim, Dr.
Wolf, bu gerçeğin materyalizmi dışlayacağını belirtmektedir.
21. yüzyılda varılan bilimsel sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda,
dış dünyanın beyinde algılandığı gerçeğini bir felsefe olarak kabul
etmek hiç inandırıcı değildir. Çünkü bu bir felsefe değildir ve
bilimsel buluşların açıkça gösterdiği teknik bir gerçektir. Bu,
insanların bizzat içinde yaşadıkları, inkar edilemez bir konudur.
Dinsiz de olsa dindar da olsa her kişi bu konuyu kayıtsız şartsız
bilir, zaten reddetse de bunun bir anlamı olmaz.
İtiraz: Maddenin
gerçeği konusu, Vahdet-i Vücud düşüncesi ile aynı mıdır?
Cevap: Vahdet-i
Vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte,
bu kitapta yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları
doğrudur. Ancak burada anlatılanlar Vahdet-i Vücud düşüncesi ile
tamamen aynı değildir.
Tarih boyunca birçok alim ve düşünür bu gerçeği anlatmıştır. Ancak
bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Allah'ın yarattığı varlıkları
tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin beynimizde oluşan bir
hayal olduğunu söylemek, "gördüğümüz varlıkların hiçbiri
yoktur" demek değildir. Çünkü, gördüğümüz tüm varlıklar,
dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz
herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu belirttiği her varlık,
yaratılmıştır ve vardır. Ancak, bunların her biri birer görüntü
olarak vardır.
Allah'ın yarattığı her varlık, biz görsek de görmesek de vardır.
Çünkü zaten bu varlık yaratılmıştır, ve daha önce de söz edildiği
gibi, ilk yaratıldığı halinden öldüğü ana kadarki her hali Allah'ın
hıfzında sonsuza kadar var olmaya devam edecektir. (Bu konu hakkındaki
detaylı bilgi için bakınız Sonsuzluk Başlamış Durumda, Harun Yahya,
Vural Yayıncılık)
Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması, onu
"yok" hale getirmez. Ancak bize maddenin mahiyeti hakkında
bilgi verir, ki bu da maddenin bir görüntü olduğu gerçeğidir.
İtiraz: "İnsan, hayal olduğunu bildiği
birşeyi nasıl sever? Herşeyin zihnimizde oluşan bir hayal olduğunu
kabul edersek, annemizi, babamızı, dostlarımızı, peygamberlerimizi
nasıl seveceğiz?"
Cevap:
Bu soruyu soran insan en başta kendisinin de bir hayal olduğunu
bilmemekte ya da kavrayamamaktadır. Kendisini mutlak, arkadaşlarını,
yakınlarını, ailesini ise hayal gibi kabul etmektedir. Oysa kendisi
de diğer yakınları gibi hayal olan bir varlıktır. Gördüğü, dokunduğu
bedeni, aynen yakınlarının bedenleri gibi beyninde oluşan bir
görüntüdür.
Ayrıca bu soruyu soran insanların yakınlarının, dostlarının zihinlerinde
meydana gelen birer algı olmaları onların sevilmelerini engellemektedir.
Eğer bir insan, yakınlarını ve dostlarını, onların bedenlerinden
veya maddi varlıklarından dolayı seviyorsa bu zaten yanlış bir
sevgi şeklidir. Doğru olan, bir insanı, Allah'ın o insanda tecelli
eden özelliklerinden dolayı sevmektir. Örneğin biz Peygamberimizi
hiç görmediğimiz halde, onda Allah'ın Veli, Melik, Kerim, Vekil,
Hadi gibi birçok sıfatının çok güzel tecelli ettiğini, Allah'ın
en beğendiği ahlakı onda tecelli ettirdiğini bildiğimiz için kalbimizde
ona karşı çok büyük bir sevgi ve muhabbet duyarız. Ama bu sevgimizin
tek kaynağı aslında Peygamberimizin asıl sahibi olan Allah'a olan
sevgi ve muhabbetimizdir.
Müslümanlar, insanları da, tüm diğer varlıkları da Allah'a olan
sevgilerinden, bu varlıklar Allah'ın bir tecellisi olduklarından
dolayı severler. Örneğin bir ceylan yavrusunu seven bir Müslüman,
o ceylanda Allah'ın merhametinin, şefkatinin bir tecellisini,
Allah'ın o ceylanda yarattığı sevimliliği beğendiği için, görünümü
merhamet hissini tahrik ettiği için ona sevgi gösterir. Ceylanı
veya herhangi bir başka canlıyı tek başına, müstakil bir varlık
olarak sevmez.
Bir Müslüman hiçbir insana veya varlığa müstakil bir sevgi veya
bağlılık duymaz. Tüm sevgilerin kaynağı Allah sevgisidir. Kuran'da,
"... Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur."
ayetiyle, insanın Allah'tan başka dostu olmadığına dikkat çekilmiştir.
(Bakara Suresi, 107) Başka bir ayette ise insana "Allah,
kuluna yeterli değil mi?" (Zümer Suresi, 36) diye sorulmaktadır.
O halde sevdiklerimiz de Allah'tan ayrı, müstakil varlıklar olarak
bizim velimiz ve yardımcımız olamazlar. Dolayısıyla, tüm yakınlarımızın,
dostlarımızın zihnimizde bir algı olması bu gerçeği daha da kuvvetlendirmektedir.
Bizler, örneğin annemizi severken, aslında sevdiğimiz, Allah'ın
anne görüntüsünde tecelli ettirdiği Rahim, Rauf (Esirgeyen), Asim
(Koruyucu) sıfatlarıdır. Veya mümin bir kardeşimizi severken,
onda Allah'ın tecelli ettirdiği ve razı olduğu güzel ahlakı severiz.
Onun takvasından ve tavırlarından Allah'ın razı olduğunu umduğumuz
için, biz de ondan razı oluruz. Onun Allah'ı sevdiğini, Allah'tan
korkup sakındığını gördüğümüz için, Allah'ın yarattığı bu imanlı
görüntüden biz de zevk alır, hoşlanırız. Dolayısıyla, biz aslı
olsun veya olmasın, bir insanı sevdiğimizde gerçekte Allah'ı severiz
ve o görüntüye olan muhabbet ve sevgimizin asıl kaynağı Rabbimize
olan muhabbet ve sevgimizdir.
İnsanları, Allah'tan ayrı tutarak sevenler, insanlara Allah'tan
bağımsız müstakil varlıklarmış gibi bağlananlar, insanları Allah'ı
sever gibi sevenler ise çok büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü
Kuran'a göre tek sevgi ve bağlılık Allah'a karşıdır, varlıklar
ise Allah'ın tecellileri olarak sevilir. Allah, insanlara müstakil
bir değer vererek bağlananlar için Kuran'da şöyle buyurmuştur:
İnsanlar içinde, Allah'tan
başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı
sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri
daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak
bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği
azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi,
165)
Ayette de bildirildiği gibi, insanlara veya varlıklara
Allah'ın varlığının dışında bir güç isnat etmek ve onlara bu şekilde
bağlanmak onları Allah'a eş ve ortak tutmaktır. Oysa Allah'ın dışında
hiçbir varlık herhangi birşeyi yapmaya, herhangi bir fiili işlemeye
kadir değildir. Kuran'ın pek çok ayetiyle, Allah'tan başka varlıklara
güç atfeden insanlara bu gerçek bildirilmiştir:
Allah'tan başka taptıklarınız
sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın
da size icabet etsinler. Onların yürüyecek ayakları var mı? Ya
da tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Yoksa
işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortak koştuklarınızı çağırın,
sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın."
Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin
koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor. O'ndan başka taptıklarınız
ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de. Eğer onları
doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar (gibi) görürsün,
oysa onlar görmezler bile. (A'raf Suresi, 194-198)
Yukarıdaki ayetlerde açıkça haber verildiği gibi,
Allah'tan başka hiç kimsenin herhangi bir şekilde bir insana yardım
etmesi mümkün değildir. İnsanın en sevdiği, hayatı boyunca mutlak
varlıklar olduklarını zannettiği annesi, babası, çocukları, arkadaşları
da olsa, zor bir durumda kaldığında o insana yardım edemezler.
Bir insanın yakınlarının, dostlarının yardımı, ancak Allah'ın
dilemesi ve izniyledir. Allah'ın dilemesi dışında hiçbir insanın
kendi kendine dahi yardım etmesi mümkün değildir. Hatta Allah'ın
dilemesi dışında bir insanın yürümesi, görmesi, duyması kısacası
varlığını sürdürmesi de imkansızdır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki, dışarıda asıllarının
olup olmadığını bilmediğimiz, sadece bazı kimselerin dışarıda
asılları olduğunu iddia ettikleri varlıklar, ahirette bu iddiayı
öne sürenlerden uzaklaştırılacaktır. Ve Kuran'da bildirildiği
gibi herkes "yapayalnız" sorguya çekilecektir. Yani
dünyada nasıl herkes aslında sadece Allah ile beraberse, ahirette
de öyle hesaba çekilecektir. Allah, bu gerçeği bir ayetinde şöyle
bildirir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız
gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)'
Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız.
İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi
şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır
ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.
(En'am Suresi, 94)
Her insan, örneğin bir dostuna bakarken, zihninde Allah'ın kendisi
için yarattığı dost görüntüsünü görür. Beynine giden sinirler
kesilse, dostunun görüntüsü kaybolacaktır. Daima Diri ve Kaim
olan sadece Allah'tır. Öyle ise, insan, aslı ile asla bağlantı
kuramayacağı, sadece zihninde olan bir varlığa neden bağlansın?
Unutulmamalıdır ki, insanın bağlanacağı, severek boyun eğeceği
tek dostu Yüce Allah'tır.
İtiraz: "İnsan
sevdiklerinin de kendisi gibi gerçek ve daimi olmasını istiyor."
Cevap: Bu konuya
itiraz getiren bazı kimseler şöyle demektedirler: "Halbuki
insan ister ki dostları da kendisi gibi gerçek ve daimi olsun.
Başka türlü nasıl olabilir?"
Bu ifadeler, bu kişilerin maddenin
gerçek mahiyeti ile ilgili anlatılan konuyu anlamadığını veya
üzerinde gereği gibi düşünmediğini göstermektedir. Çünkü bu sözleri
söyleyen kişinin kendisi de "gerçek ve daimi" değildir
ki, yakınlarının da kendisi gibi olmasını istesin. Bu gerçeğin
üzerinde gereği gibi düşünüldüğünde, insan kendi bedeninin de
Allah'ın ruhuna izlettirdiği bir görüntü olduğunu anlayacaktır.
Bazı insanların bedenlerine dokunuyor olmaları, parmaklarını kestiklerinde
acı hissetmeleri, sahip oldukları bedenin bazı ihtiyaçlarını karşılıyor
olmaları bu insanlara kendi bedenlerinin maddi bir gerçekliği
olduğu hissini verebilir. Oysa, tüm diğer varlıklar gibi insanın
kendi bedeni de bir algıdır ve insanın kendisi, kendi bedeninin
maddi bir gerçekliği var mı asla bilemez. Örneğin parmağını kestiğinde
duyduğu acı, yine bir algıdır. Veya karnı acıkıp da yemek yediğinde
duyduğu tokluk hissi yine bir algıdır. İnsanın beynine dışarıdan
verilecek olan suni uyarılar bu tokluk hissini yemek yemeden de
meydana getirebilecektir. Ancak, insan hiçbir zaman kendi bedeninin
maddi bir gerçekliği olduğundan emin olamaz. Acıları hisseden,
dokunan, bu yazıyı okuyarak anlayan, eleştiriler yazan, Allah'ın
insana verdiği ruhtur, dolayısıyla insanın kendisi de Allah'ın
bir tecellisidir. Bu kişilerin sandıkları gibi mutlak ve daimi
değildir.
İtiraz: "Evrenin bir algılar bütünü
olduğu sonucuna varmak, evrenin nasıl işlediğini araştırmayı,
yani bilimi terk etmeyi gerektirir."
Cevap:
Bu, daha çok materyalistlerin öne sürdüğü ve bu büyük gerçeği,
bilime karşı, bilimi yok edecek bir konu olarak göstermek için
dile getirdikleri bir itiraz şeklidir. Bu itirazın geçersizliği
ve mantıksızlığı ise açıktır.
Allah, bize yaşadığımız görüntüleri, bir sebep sonuç ilişkisi
içinde, bazı kanunlara bağlıymış gibi gösterir. Örneğin, gece
ile gündüz, bizim beynimizde oluşan görüntülerdir. Ve biz gece
ile gündüzün Güneş'e ve Dünya'nın hareketlerine bağlı olarak değiştiğini
algılarız. Örneğin beynimizin içindeki görüntüde Güneş en tepedeyken,
öğle saati olduğunu biliriz ve Güneş batarken de havanın karardığına
şahit oluruz. Allah, evrene ait algıları yaratırken, bu sebep
sonuç ilişkisi ile birlikte yaratmıştır. Hiçbir zaman Güneş battığı
halde gündüzü yaşamayız. İşte Allah'ın bizim zihnimizde yarattığı
bu sebep sonuç ilişkisinin gözlemlenmesi ve araştırılması ise
bilimdir. Bir başka örnek daha verelim:
Beynimizin içindeki hayalde, elimizden bıraktığımız bir kalem
hep yere düşmektedir. Buna neden olan sebep sonuç ilişkisinin
araştırılması neticesinde "yer çekimi kanununu" buluruz.
Allah, ruhumuza izlettirdiği görüntüleri belli sebeplere ve kanunlara
bağlıymış gibi göstermektedir. Bu sebeplerin ve kanunların yaratılmasının
bir nedeni, hayatın imtihan için yaratılmış olmasıdır. Bu kanunların
ve "evren" ismi verilen algılar bütününün nasıl bir
düzen içinde işlediğinin araştırılması ise bilimi oluşturur. Dolayısıyla
bilim, Allah'ın yarattığı olağanüstü görüntülerin bağlı gibi göründükleri
kanunları anlamak için önemlidir.
Sonuç olarak, materyalistlerin iddia ettikleri gibi maddenin bir
algı olduğu gerçeğini kabul etmek, bilimi reddetmeyi gerektirmez.
Aksine, bu gerçeği samimi bir niyetle kabul edenler, bilimi, bu
algılar bütününü anlamak, bu bütündeki sırları kavramak için önemli
bir yol olarak görürler.
Bu bilim anlayışı ile materyalist bilim anlayışı arasında ise
büyük bir fark vardır. Söz konusu algılar bütününü gözlemleyerek
bulduğumuz doğa kanunları, bu bütünü yaratmış olan Allah'ın kanunlarıdır.
Maddeyi mutlak varlık zanneden, doğa kanunlarının maddenin kendisinden
kaynaklandığını düşünen, kendilerini yaratanın da doğa kanunları
olduğuna inanan materyalistlerin bilim anlayışı ise bu gerçekle
birlikte çökmektedir.
Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah tüm bu algıları, hiçbir kanuna
ve sebebe ihtiyaç duymadan yaratmaya güç yetirendir. Örneğin Allah,
tohum olmadan bir gülü yaratabilir, bulut olmadan yağmur yağdırabilir
ya da Güneş olmadan gölgeyi, geceyi ve gündüzü yaratabilir. Allah
bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
Rabbini görmedin mi, gölgeyi
nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı.
Sonra Biz güneşi ona bir delil kılmışızdır. Sonra da onu tutup
kendimize ağır ağır çekmişizdir. O, geceyi sizin için bir elbise,
uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.
(Furkan Suresi, 45-47)
Ayette de görüldüğü gibi Allah, önce gölgeyi
yarattığını, sonra da Güneş'i ona delil kıldığını bildirmektedir.
Rüyalarımız bu yaratılışı daha iyi kavrayabilmemiz için bir örnektirler.
Rüyamızda Güneş'in maddesel bir karşılığı olmadığı halde, Güneş'in
verdiği ışığı, ısıyı, aydınlığı aynı gerçek hayatta gibi hissederiz.
Bu yönleriyle rüyalar, Allah'ın, Güneş olmadan da Güneş'e ait hisleri
zihnimizde yaratabileceğinin göstergelerinden biridir.
Ancak Allah yarattığı imtihan ortamında insanlar için herşeyin bir
sebebini de yaratmıştır. Gündüzün sebebi Güneş'tir, yağmurun sebebi
ise buluttur. Bunların tümü, beynimizde Allah'ın ayrı ayrı var ettiği
görüntülerdir. Bir sebebin sonuçtan önce yaratılması ile de, Allah,
bu imtihan ortamında herşeyin belli kanunlarla işlediğine düşünmemizi
ve bu şekilde bilimsel araştırma yapmamızı sağlamaktadır.
52- Mektubat-ı Rabbani,
470. Mektup, çev. Abdulkadir Akçiçek, s. 517-18 53- Bertrand Russell, Felsefenin Problemleri,
1912, s.5 54- Robert Lawrence Kuhn, Closer To Truth, Mc
Graw-Hill, New York, 2000, s. 8