MADDENİN GERÇEĞİ
KONUSUNA GELEN
İTİRAZLARA CEVAPLAR - 1
Maddenin gerçeği konusu, son derece açık, net ve
anlaşılır olmasına rağmen, daha önceki konularda da değinildiği
gibi, bazı insanlar birçok nedenle bu gerçeği kabul etmekten kaçınmakta
ve anlamazlıktan gelmektedir.
Bu gerçeğin ulaştığı birçok insan maddenin ardındaki
sırrı öğrenmekten dolayı yaşadığı olağanüstü heyecanı dile getirmiş,
bu gerçeğin hayatını ve tüm düşüncelerini temelinden değiştirdiğini
belirtmiştir. Birçok kişi ise, bu gerçeği daha iyi kavrayabilmek
için daha detaylı sorular sorarak, konuyu daha derinlemesine anlamaya
çalışmışlardır. Bu kişilerden bazılarının yorumlarını Maddenin
Sırrını Öğrenenler Büyük Bir Heyecan Yaşıyorlar bölümünde görebilirsiniz.
Bazı çevreler ise, bu konuyu körü körüne reddetmekte ve kendilerince
bazı mantıklar öne sürerek, bu olağanüstü gerçeği inkar edebilmenin
yollarını aramaktadırlar. Oysa, bu konunun reddi bilimsel olarak
mümkün değildir. Bu konuyu reddeden insanın, görüntünün veya seslerin,
beyninin içinde oluşmadığını bilimsel olarak ispat etmesi gerekir.
Ama gelen itirazların hiçbirinde, hiçbir bilim adamı, nöroloji
profesörü, beyin uzmanı, psikolog, psikiyatrist veya biyoloji
profesörü olsun, hiç kimse, tüm algılarımızın beynimizde oluştuğunu
reddetmemektedir. Çünkü bu, bilimsel olarak kesinliği bilinen
bir gerçektir.
Buna rağmen bazı kimseler, görüntü beyninizde oluştuğuna
göre... diye başlayan bir cümlenin ardından gelecek olan apaçık
gerçekten kaçabilmek için, bazı laf oyunları yapmakta, bu gerçeğin
üzerini kelime oyunları veya ağdalı bilimsel bir üslupla kapatmaya
çalışmaktadır. Bunun en açık örneklerinden biri, kendisine görüntü
beyinde mi oluşur diye sorulan bazı bilim adamlarının verdikleri
cevaplardır.
Bu bilim adamlarından biri söz konusu soruya şöyle
bir cevap vermektedir: Hayır, beyinde görüntü oluşmaz. Gelen uyarılar
görsel bir deneyimin içeriğini oluşturan bir temsil oluştururlar.
Şimdi bu bilim adamının, gerçekleri göz ardı etmek için kullandığı
yöntemi inceleyelim. Bu bilim adamı, görüntü beyinde mi oluşur?
sorusuna, önce kesin bir hayır demektedir. Ardından ise, gelen
uyarılar ile görüntüyü görmemizi sağlayan bir temsili görüntü
oluştuğunu belirtmektedir. Sonuçta, sorulan soruya aslında evet
demektedir. Beyinde oluşan görüntü elbette ki temsili bir görüntüdür.
Yani beynin içinde hiçbir zaman masanın, güneşin veya gökyüzünün
kendisi olmaz. Temsili veya başka bir deyişle kopyası olan bir
görüntüsü olur. Biz de, dünyayı görüyoruz derken, bu temsili dünyayı,
kopya dünyayı veya hayal olan dünyayı görürüz. Bunların hepsi,
aynı gerçeğin farklı şekillerde ifadesidir. Bu bilim adamının
yaptığı, beynimizde gördüğümüz dünya temsili bir dünya mıdır?
sorusuna kesinlikle hayır, beynimizde gördüğümüz dünyanın kopyasıdır
gibi bir cevap vermektir. Yani sorulan soruyu önce kesinlikle
reddedip, ardından da farklı bir anlatımla, biraz daha karışık
cümlelerle aslında beynimizde gördüğümüzü onaylamaktadır. Bu,
bazı bilim adamlarının, bu gerçeği kabul ettiklerinde, tek mutlak
varlık olarak kabul ettikleri maddeyi kaybetmenin getirdiği korku
ve endişe ile başvurdukları samimiyetsiz bir yöntemdir.
Bazıları ise, görüntünün beynimizde oluştuğunu inkar edememekte
ama yine evet tüm dünyayı beynimin içinde görüyorum demekten kaçınmak
için, Beyin sadece gelen uyarıları işler ve sinirsel aktiviteleri
ayarlar, böylece görüntüyü görür, sesi duyarsınız diyerek dolambaçlı
bir cevap vermektedirler. Zaten, asıl konu, beyin tüm işlemleri
yaptıktan sonra görüntünün nerede oluştuğudur. Bu bilim adamının
verdiği cevap, sorunun bir cevabı değil, görüntü oluşmadan önceki
aşamanın kısa bir anlatımıdır. Beyin gelen uyarıları işler, ama
sonra bu işlediklerini tekrar göze veya kulağa geri göndermez.
Dolayısıyla gören göz, duyan da kulak değildir. Öyle ise, beyin
gelen uyarıları işledikten sonra ne yapar? Bu işlenen bilgi nerede
kalır, bu bilgi görüntüye veya sese nerede dönüşür? Bu bilgiyi
görüntü olarak gören, ses olarak duyan kimdir? Bu bilim adamlarından
istenen cevaplar bunlarken, onlar birçok dolambaçlı cevapla, gerçeği
itiraf etmekten kaçınmaktadırlar. Aslında bu kadar açık bir gerçeğin
tartışılması büyük bir mucizedir.
Ancak bu itiraz veya kaçış yöntemlerinin hepsi geçersiz
ve zayıftır. Burada anlatılanları inkar edecek kişinin, tüm algılarımızın
beynimizde oluştuğu gerçeğini reddedecek bilgilerle gelmedikçe,
söyleyeceklerinin bir değeri olmayacaktır. Görüntünün ve tüm hislerimizin
beynimizde oluştuğu gerçektir. Ancak bir insan açık gerçeği kavradığı
halde bu görüntüleri oluşturanın Allah olduğunu inkar edebilir,
bu konuyu düşünmek ağzımın tadını kaçırıyor diyebilir, maddenin
aslını hiçbir zaman göremediğimi düşündükçe içim sıkılıyor, hayatımın
hiçbir anlamı kalmadı diyebilir. Hiçlik haline gelip, Allah'tan
başka hiçbir varlık kalmıyor olması bu insanın ağırına gidiyor
olabilir. Ancak, gördüklerimi gözlerimle görüyorum veya gördüklerimin
dışarıda asılları var diyemez. Çünkü bunları kanıtlayacak hiçbir
bilimsel delile veya gözleme sahip değildir, olamaz da. Zaten,
en koyu materyalist dahi tüm görüntüyü beyninde gördüğünü kabul
etmektedir.
Bu bölümde, genelde bu gerçeği kabul etmeye yanaşmayan
kişilerden gelen itirazlara verilen cevaplara yer verilecektir.
Aşağıdaki itirazları ve cevaplarını okuduğunuzda, samimi ve ön
yargısız olarak düşünüldüğünde aslında bu soruların cevaplarının
çok açık olduğunu siz de göreceksiniz.
İtiraz: Yolda
otobüs gördüğünüzde ezilmemek için kaçarsınız. Demek ki otobüs var.
Eğer beyninizde görüyorsanız neden kaçıyorsunuz?
Cevap: Bu ve benzeri
soruları soranların yanıldıkları ve anlayamadıkları nokta, algı
kavramının sadece görme duyusu ile ilgili olduğunu sanmalarıdır.
Oysa sadece görme değil, dokunma, çarpma, darbe, sertlik, acı, sıcaklık,
soğukluk, ıslaklık gibi tüm hisler, aynı görme gibi insanın beyninde
oluşan algılardır. Örneğin otobüse binmek için otobüsün kapısının
soğuk metalini elinde hisseden bir insan, aslında bu soğuk metal
hissini beyninde algılar. Bu çok açık ve bilinen bir gerçektir.
Dokunma duyusu, daha önce de belirtildiği gibi, bir insanın -örneğin
parmaklarından gelen sinir uyarılarının- beyninin belli bir noktasında
oluşturduğu bir histir. Hisseden parmaklarımız değildir. İnsanlar
bunu bilimsel olarak da açıklandığı için kabul etmektedirler. Ancak,
konu otobüsün kapısını tutmak değil de, otobüsün insana çarpması
olunca, yani bu dokunma hissi daha şiddetli ve acı verici olunca,
bu gerçeğin geçerli olmadığını sanmaktadırlar. Oysa, acı veya darbe
de beyinde hissedilir. Bir otobüsün çarptığı bir insan darbenin
şiddetini ve tüm acıyı beyninde hisseder. Bunu daha iyi anlamak
için rüyaları düşünmek faydalı olacaktır. İnsan rüyasında da kendisine
otobüs çarptığını, kazadan sonra gözünü hastanede açtığını, ameliyata
alındığını, doktorların konuşmalarını, ailesinin telaş ile hastaneye
gelişini, sakat kaldığını veya canının çok yandığını görebilir.
Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik
hissini, acıyı, ışığı, hastanedeki renkleri, her türlü hissi çok
berrak ve net olarak algılamaktadır. Ve bunların hepsi gerçek yaşamdakiler
kadar doğal ve inandırıcıdır. O an, rüyanın içindeki biri ona rüya
gördüğünü, gördüklerinin bir hayal olduğunu söylese ona inanmaz.
Oysa, gördüklerinin hepsi bir hayaldir ve ne otobüsün, ne hastanenin,
ne de rüyasında gördüğü bedeninin dış dünyada maddi karşılığı yoktur.
Rüyasında gördüğü bedenin ve otobüsün maddi karşılıkları olmamasına
rağmen, gerçek bir bedene gerçek bir otobüs çarpmış gibi hissedebilmektedir.
Öyle ise materyalistlerin maddenin varlığını tokat yiyince anlarsın,
dizine bir tekme gelince, maddenin varlığından şüphen kalmaz, köpek
görünce kaçarsın ama, otobüs çarpınca beyninde mi değil mi anlarsın,
madem algı o zaman otobana çıkıp arabalardan kaçmadan ortada dur
gibi itirazlarının hiçbir anlamı ve geçerliliği yoktur. Hızlı bir
darbe, can acıtan köpeğin dişleri, şiddetli bir tokat, maddenin
aslı ile muhatap olduğunuzun kanıtı değillerdir. Çünkü bahsedildiği
gibi bunların aynısını rüyanızda da, maddi karşılıkları olmadığı
halde yaşayabilirsiniz. Ayrıca, bir hissin şiddetli olması, o hissin
beyinde oluştuğu gerçeğini de değiştirmemektedir. Bu, bilimsel olarak
ispatı olan çok açık bir gerçektir.
Bazı insanların otobandan hızla geçen
bir otobüsü veya bu otobüsün sebep olduğu bir kazayı, maddenin fiziksel
varlığı ile muhatap olduklarının çarpıcı bir delili sanmalarının
nedeni, görüntünün insanı aldatacak kadar gerçekçi görülmesi ve
hissedilmesidir. Mekan görüntülerindeki, örneğin otobandaki derinlik
ve perspektifin kusursuzluğu, mekanda görülen cisimlerin renk, şekil,
gölge olarak mükemmelliği, ses, koku ve sertlik hislerinin çok net
olması ve görüntünün içinde bir mantık bütünlüğü bulunması kimilerini
yanıltabilmektedir. Ve bazı insanlar bu olaylar neticesinde bunların
algı olduğunu unutabilmektedir. Ama zihinde meydana gelen algılar
ne kadar eksiksiz ve mükemmel olursa olsun, bunların birer algı
olduğu gerçeği değişmeyecektir. İnsan otobanda yürürken bir kaza
yaşasa da, depremde yıkılan bir evin altında kalsa da, yangında
alevler tarafından sarılsa da, merdivenlere takılıp düşse de tüm
bu olayları zihninde yaşar ve asla gerçekleri ile muhatap olamaz.
Bir insan otobandaki bir otobüsün önüne atladığında, zihnindeki
otobüs, zihnindeki bedenine çarpar. O insanın bu kaza sonucunda
hayatını yitirmesi, bedeninin parçalanması da bu gerçeği değiştirmez.
Eğer insanın zihninde gördüğü bu olay ölüm ile sonuçlanırsa, Allah
o insana gösterdiği görüntüyü bir perdenin kaldırılması gibi kaldırır
ve o kişiye başka bir görüntü, ahirete ait görüntüleri gösterir.
Bu gerçeği şimdi samimiyetle düşünüp anlamayanlar, ölümleriyle birlikte
hemen anlayacaklardır.
İtiraz: Tüm nesneleri
beynimde gördüğüm doğru, ancak ben dışarıda aslı olan nesneleri
beynimde görüyorum.
Cevap:
Tüm dünyayı beynimizde algıladığımız, bilimin kesin olarak ispatladığı
ve bilgi sahibi hiç kimsenin aksini iddia edemeyeceği bir gerçektir.
Ancak insanların asıl kavrayamadıkları konu şudur: Biz tüm nesneleri
zihnimizde algılıyorsak, zihnimizin dışında bu nesnelerin varlığından
nasıl emin olabiliriz? Bu şüphe doğrudur; biz hiçbir zaman zihnimizde
algıladıklarımızın dışarıda maddesel karşılıkları olup olmadığından
emin olamayız. Çünkü biz, beynimizin dışına çıkıp da dışarıda ne
olduğunu göremeyiz. Beyindeki görüntülerin dış dünyada karşılığı
bulunduğunu iddia etmek, işte bu yüzden mümkün değildir. Çünkü ne
bu iddiayı öne süren kişi, ne bir nörolog, ne bir beyin cerrahı,
ne bir felsefeci, ne de herhangi bir başka insan bugüne kadar beyninin
dışına çıkamamıştır ki, beyninin dışında ne olduğunu bilebilsin.
İnsanın hayatına dair bildiği herşey, beynine gelen elektrik sinyallerinin
beyni tarafından algılanış şeklinden kaynaklanır. Yani insan, daima
kendi beyninin içinde oluşan dünyasında yaşar. Gökyüzüne baktığımızda
gördüğümüz kuşlar, caddenin öbür ucunda gözden kaybolmak üzere olan
bir araba, odamızdaki eşyalar, elimizdeki bu kitap, dostlarımız,
akrabalarımız, bunların hepsi beynimize ulaşan kopya görüntülerdir.
Ve kimse beyninin içinde oluşan bu hayatın dışına çıkamaz. Bu, ne
bilimle ne de teknoloji ile ulaşılması imkansız bir durumdur. Çünkü
bir bilim adamı ne icat ederse etsin, yine onu beyninin içindeki
görüntünün içinde icat edecektir. Dolayısıyla, o dış dünyayı görmek
için icat ettiği şey de beyninin içinde kalacaktır.
Bu gerçek çok açık olmasına rağmen bazı insanlar gördükleri görüntünün
dışarıda maddesel karşılıkları olduğunu iddia ederler. Bugüne kadar
hiç kimsenin aslını görmediği madde denen bir varlığa inanırlar.
Oysa madde, insanların gördükleri hayallere taktıkları bir isimden
başka birşey değildir. Hiçbir insanın bir maddenin aslının neye
benzediğini bilmesi mümkün değildir; çünkü hiçbir insan maddenin
aslı ile hiçbir zaman muhatap olmamıştır. İlk insandan bu yana yeryüzünde
bir sesin aslını duyan, bir manzaranın aslını gören veya bir gülün
aslını koklayan tek bir insan bile yaşamamıştır.
Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir: Algıları dışında maddenin, yani
dış dünyanın var olduğunu söyleyen biri, yine bu dünyayı görmek
için bir göze ihtiyaç duyacaktır. Ve bu dış dünya gözlerinin içinden
geçip bir elektrik sinyaline dönüşecek ve elektrik sinyalleri beyninde
görüntü meydana getirecektir. Sonuçta bu kişi yine beynindeki dünyayı
görecektir. Eğer bu kişinin beynine giden sinirler kesilse, dışarıda
var dediği görüntü de bir anda kesilecektir. O halde hiçbir zaman,
hiçbir şekilde aslını göremeyeceği, aslı olsa bile kendisine bir
fayda sağlamayacağı için bu konuda bu kadar ısrar etmenin anlamı
nedir?
İtiraz: Madde
beynimin dışında vardır. Bıçağı biraz kaydırdığımda elimde hissettiğim
acı, sızlama, elimden akan kan bir görüntü değil. Ayrıca bunu yanımdaki
arkadaşım da gördü.
Cevap: Aslında
bu konuyu bundan önceki itirazların cevaplarında detaylandırmıştık.
Ancak konunun önemi açısından burada bir kez daha vurgulamakta yarar
vardır.
Bu itirazı getirenlerin en önemli yanılgısı, görüntü dışında ses,
koku, dokunma gibi diğer hislerin de beyinde oluştuğunu göz ardı
etmeleridir. Bu nedenle bıçağı beynimde görüyor olabilirim, ama
bıçağın keskinliği bakın gerçek, çünkü elimi kesti demektedirler.
Oysa bu kişinin elindeki acı, akan kanın verdiği sıcaklık ve ıslaklık
hissi ve tüm diğer algıları yine beyninde oluşur. Yanındaki arkadaşının
bu olaya şahit olması bu gerçeği değiştirmez, çünkü arkadaşı da,
bıçakla aynı yerde yani beynindeki görme merkezinde oluşmaktadır.
Bu kişi aynı hisleri, bıçakla elini kestiğini, elindeki acıyı, kanın
görüntüsünü ve sıcaklığını aynısı ile rüyasında da yaşayabilir.
Elini kestiğini gören arkadaşını da yine rüyasında görür. Ama arkadaşının
varlığı, bu rüyada gördüklerinin maddesel karşılıkları olduğunun
bir kanıtı olmaz.
Hatta rüyasında elini kestiği sırada biri gelip, bu gördüklerin
bir algı, bu bıçak gerçek değil, elinden akan kan, hissettiğin acılar
da gerçek değil, bunların hepsi şu an zihninde izlediğin olaylar
dese, kişi buna inanmayacak ve yine itiraz edecektir. Hatta belki
Ben materyalistim. Böyle iddialara inanmam. Şu anda gördüklerimin
hepsinin maddesel gerçekliği var, bak kanı görmüyor musun? diyecektir.
İşte, maddenin dışarıda aslı vardır diye ısrar edenler, yukarıdaki
örnekte görülen kişi gibidirler. İçinde yaşadıkları algılar dünyasında
tüm bunlar bir algı, ve bu algıların aslına asla ulaşamazsın, asılları
var mı yok mu bilemezsin denmekte, ancak onlar bu gerçeğe şiddetle
karşı çıkmaktadırlar.
Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, bir insan, eli kesildiğinde,
bu nasılsa bir görüntü diyerek tedbir almadan oturmaz. Çünkü Allah,
bu görüntüler içinde insanları bazı sebeplere bağlı olarak yaratmıştır.
Örneğin eli kesilen insan bunun için gerekli ilaçları kullanır,
elini sarar veya doktora gider. Ancak bu işlemlerin hepsi yine beyninde
bir görüntü olarak meydana gelir. Sargı bezi de, kullandığı ilaçlar
da beyninde oluşan görüntülerdir.
İtiraz: Maddenin
zihnimizde gördüğümüz bir hayal olduğunu söylemek İslam dini ile
bağdaşır mı?
Cevap: Bazı Müslümanlar, maddenin
bir hayal olduğu gerçeğinin İslam dini ile bağdaşmadığını öne sürmekte
ve geçmişte din alimlerinin bu gerçeği kabul etmediklerini iddia
etmektedirler. Oysa bu doğru değildir. Aksine burada anlatılanlar
Kuran ayetleri ile tamamen mutabıktır; hatta birçok ayetin, cennet
ve cehennem, sonsuzluk, zamansızlık, ölümden sonra diriliş, ahiret
gibi Kuran'da bildirilen konuların kesin bir kavrayışla anlaşılması
açısından da son derece önemlidir.
Elbette ki bu konu bilinmese de, bir insan gerçek
imanı yaşayabilir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği herşeye gönülden
ve hiçbir şüphe duymadan iman edebilir. Ama şunu belirtmek gerekir
ki, bu konu insanın imanda ve yakinde derinleşmesini sağlar ve nitekim
geçmişte birçok önemli İslam alimi de, bu gerçeği bu yönde açıklamışlardır.
Yalnızca yaşadıkları dönemde bilimin bu konuyu henüz açığa çıkarmamış
olması ve konuyu yanlış anlamaya müsait akımların varlığı, onların
bu anlattıklarının yayılmasını ve geniş kitlelerce bilinmesini engellemiştir.
Maddenin gerçek mahiyetini açıklayan
İslam alimlerinden biri ve en önemlisi hicri onuncu asrın müceddidi
sayılan ve asırlardır tüm İslam dünyasının büyük saygısını kazanmış
olan İmam Rabbani'dir. İmam Rabbani'nin, Mektubat adlı eserinde
bu konuyla ilgili çok detaylı izahlar bulunmaktadır. İmam Rabbani,
Allah'ın, kainatı his ve vehim mertebesinde, yani algı derecesinde
yarattığını bir mektubunda şöyle açıklamaktadır:
Yukarıda şöyle bir cümle
kullandım: 'Sübhan Hak'kın halkı (Allah'ın yaratışı), his ve vehim
mertebesindedir.' Bunun manası şu demeye gelir: 'Allah-u Teala,
eşyayı öyle bir mertebede yaratmıştır ki, o mertebede eşya için
his ve vehimden gayrı bir yerde sübut (sabitlik) ve husul (varlık)
yoktur.47
Dikkat edilirse, İmam Rabbani, bizim gördüğümüz
alemin, yani tüm varlıkların his ve vehim mertebesinde, yani algı
düzeyinde yaratıldığını özellikle vurgulamaktadır. Bu vehim mertebesindeki
alemin dışında (hariçte) ise sadece Allah'ın Zatı vardır. Gerçekte
bu dışta (hariçte) kavramı da farazi bir kavramdır; çünkü bir vehmin
vücudu yoktur, hacim kaplamaz. İmam Rabbani, eşyanın (yani şeylerin,
tüm maddelerin) hariçte bir varlığı olmadığını şöyle anlatır:
Hariçte Yüce Hak'tan başka
mevcut değildir... Belki de şanı büyük Allah'ın yaratması ile
vehim mertebesinde sübut (sabitlik) bulmuştur... Eşya, hariçte
nasıl kendisinin vücudu olmayan birşey ise, hariçte onun gözükmesi
dahi, kendi renksizliği iledir... Eğer onun için bir görüntü sabit
olur ise, o vehim mertebesindedir. Eğer onun bir sübutu (sabitliği)
var ise, o dahi, yüce Allah'ın vehim mertebesindeki sanatı iledir.
Hulasa, onun sabitliği ve görüntüsü tek mertebede olmaktadır.
Sübutu bir yerde, görüntüsü dahi ayrı bir yerde değildir... Onun
hariçte bir nişanı yoktur ki, orada görünür ola...48
p Sonuç olarak, İmam Rabbani'nin de izahlarından
açık bir şekilde anladığımız gibi, biz bilimsel olarak da, akıl
ile düşündüğümüzde de, algıladığımız görüntülerin dışımızda bir
aslı var mı yok mu asla bilemeyiz. Biz sadece zihnimizde bize gösterilen
görüntüyü görürüz. Bu görüntüyü tüm detayları ile yaratan ve bize
izlettiren ise Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Yegane mutlak varlığın Allah olduğunu, Allah'ın tüm
kainatı vehim mertebesinde yarattığını açıklamış olan bir diğer
büyük İslam alimi, Muhyiddin Arabi'dir. İlimdeki derinliği nedeniyle
Şeyh-i Ekber (en büyük şeyh) olarak da anılmış olan Muhyiddin Arabi,
Fusüs-ül Hikem (Hikmetlerin Özü) adlı kitabında kainatın Allah'ın
tecellilerinden oluşan bir gölge varlık olduğunu şöyle açıklamıştır:
Biz diyoruz ki, bilmelisin
ki, Hak'tan başka varlıklar, yahut alem adıyla anılan şey, Hak'ka
nispetle bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca masiva, yani
Allah'tan başka olan varlıklar, Allah'ın gölgesidir... Gölge şüphesiz
histe mevcuttur.49
Muhyiddin Arabi'nin aşağıdaki sözleri
ise, kendisini Allah'tan müstakil bir varlık olarak gören, kendisini
mutlak bir varlık zanneden insanlara verilmiş açık bir cevaptır:
İş benim sana anlattığım gibi olunca alem,
mefhumdur. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise hayalin manasıdır.
Yani sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir şeydir. Kendi
nefsi ile var olmuştur. Hak'tan hariç bir varlıktır. Halbuki kendi
nefsinde böyle değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden peyda
olmuş ve ona bitişik olduğu halde zahiri görünüşte sahibinden
ayrılması imkansızdır... Mesele sana anlattığımız gibi olunca
bil ki, sen hayalsin. Bütün idrak ettiğin ve o Hak'tan ayrıdır
yahut o ben değilim dediğin varlıklar da hep hayaldir. Şu varlığın
hepsi de hayal içindedir. Gerçek varlık, zatı ve aynı itibarıyla
ancak Allah'tır.50
Muhyiddin Arabi'nin bu sözlerinde belirttiği gibi,
insan Allah'ın Kendisi'nden üflediği ruhu taşıyan, Allah'ın tecellisi
olan bir varlıktır. Tek mutlak varlık Allah'tır. İnsan ise hayal
olandır. Bu çok önemli bir gerçektir ve aksi düşünüldüğünde insan
büyük bir yanılgının içine düşmüş olur.
İmam Rabbani ve Muhyiddin Arabi'nin yanı sıra Mevlana Cami de, Kuran'ın
işaretleri ve akıl yoluyla bulduğu bu hayret verici gerçeği, kainatta
ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki akislerdir, ya
da gölgeler gibidir diyerek dile getirmiştir.
Görüldüğü gibi, büyük İslam alimleri bu gerçeği bütün
açıklığı ile açıklamışlardır ve dolayısıyla bu konunun Kuran'a ve
sünnete karşı olduğunu iddia etmek veya İslam alimlerinin kabul
etmediğini öne sürmek inandırıcı değildir. Ayrıca, şu da unutulmamalıdır
ki, tüm görüntüleri beynimizde gördüğümüz kimsenin inkar edemediği
kesin olarak ispatlanmış bir gerçektir. Geçmişte bu gerçek bilimsel
olarak bilinemeyeceği için, bazı İslam alimlerinin bu gerçeği ortaya
koymamış olmaları doğaldır. Ayrıca, maddenin hayal olduğu gerçeğini
bazı çevreler sapkın bir inançla açıklamışlar ve dinin hükümlerini
ve kurallarını ortadan bu şekilde kaldırmaya çalışmışlardır. Bu
tür sapkın ve samimiyetsiz akımlar nedeniyle de, bazı İslam alimleri
Müslümanları bu tür tehlikelere karşı uyarmışlardır. Fakat bunlar
bu gerçeğin sapkın yorumlarıdır. Burada anlatılanlarla karıştırılmamalıdır.
Nitekim İmam Rabbani, maddenin
aslı konusunu yanlış yorumlayarak sapan filozoflardan da bahsetmiş,
kendisinin anlattığı gerçek ile bu filozofların sapkın görüşlerinin
çok farklı olduğunu özellikle vurgulamıştır. Mektubat'ında bu konuda
şu yorumu yapmıştır:
Alem için 'mevhum' sözümüz,
şu manaya değildir: 'O vehmin yapması ve yontmasıdır.'... Elbette,
o sözümüzün manası şudur: Sübhan Hak, alemi vehim mertebesinde
yarattı... Vehim, oluşu olmayan bir zuhurdan ve vücuddan ibarettir.
Bir noktanın cevelanla (hızla) dönmesinden doğan bir daire misalidir.
Onun da zuhuru vardır, amma vücudu yoktur...
Bu arada, mecnunlar güruhu sofestaiyenin
(felsefecilerin) kail olduğu (söylediği) mevhum ise, bir başkadır.
Bunların kail oldukları (söyledikleri) vehmin icadı ve hayalin
yontmasıdır. İki mana arasında çok fark vardır.51
İmam Rabbani'nin belirttiği gibi, Eski Yunan'daki
sofistler madde kendi kendimize yarattığımız bir algıdır demişlerdir.
Bu görüş, akli ve ilmi yönlerden saçma ve dinen de sapkındır. Doğrusu
ise, baştan beri vurguladığımız gibi, maddenin Allah'ın yarattığı
bir algı olduğudur.
Felsefecilerin bu sapkın görüşleri ile bizim tarafımızdan açıklanan
ve İslam alimleri tarafından haber verilmiş olan madde, Allah'ın
yarattığı bir vehimdir açıklamasını karıştırmak ise çok büyük bir
hata olur.
47- Mektubat-ı Rabbani, 357.
Mektup, çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 163 48- Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, çev. Abdulkadir
Akçiçek, s. 519 49- Fusus-ül Hikem, çev. Nuri Gencosman, İstanbul
1990, s. 117-18 50- Fusus-ül Hikem, çev. Nuri Gencosman, İstanbul
1990, s. 120-22 51- Mektubat-ı Rabbani, 480. Mektub, çev. Abdulkadir
Akçiçek, s. 543, 545